90’LAR ÖZEL: A’DAN Z’YE TAM TEKMİLİ BİRDEN DOKSANLAR SÖZLÜĞÜ

GZone Dergi’nin 90’lar Özel sayısının konuk yazarı Tunca Tutkun, A’dan Z’ye çok kapsamlı bir doksanlar sözlüğü hazırladı. İşte 90’lı yıllara güzel bir yolculuğa çıkacağınız bu keyifli yazı. 

90lar, biz 90lar çocukları için izleri bugün bile devam eden, kimi gülümseten kimi hüzünlendiren olaylarla dolu, birçok ilkleri yaşadığımız/gördüğümüz unutulmaz bir 10 yıldı. Ama öyle bir 10 yıldı ki, 2000lerin ilk çeyreği biterken hala 90lar objeleri ayrı bir özenle saklanıyor, 90lar partileri hınca hınç doluyor, o dönemin şarkıları tekrar tekrar yorumlanıyor ve nerede o döneme ait bir obje görülse, tatlı bir tebessümle gözler buğulanıyor. Hele o dönemde çıkan şarkıcılar, posterler, kartpostallar… Bu yazıda 90lar dendiğinde akla ilk gelen ve o döneme özel ilk objeler veya kişileri hatırlatmak istedik.

0-900:

900’lü hatlar: Bir dönem PTT’nin ailelerin yuvasına incir ağacı dikmek için uygulamaya koyduğunu düşündüğüm uygulama. Bunlar sanatçıların ses kaydı ile doldurulmuş para tuzakları olup, benim gibi safsalak ünlü delilerinin babalarının cebine tutulan ateşti. Dönemin tüm sanatçılarına atanmış bir 900’lü numarayı aramak suretiyle o sanatçının banda kaydedilmiş 2-3 dakikalık konuşma sesini dinlerdik ve misal Aşkın Nur Yengi’nin o gün pazardan bir kilo patates almasına filan sevinirdik. Aslında biz buna sevinirken bir yandan telefon faturalarını kabartan bir kandırmasyon uygulamasıydı. Aşkın Nur Yengi’den Ajda Pekkan’a, Tarkan’dan, Zeki Alasya-Metin Akpınar’a kadar her sanatçının bir 900’lü hattı vardı. Sonraları yasak geldiydi galiba, sonra işlevi porno hatlarına dönünce de toptan bıraktık. Bazılarımız hemen her çıkan sanatçıyı arar ve fatura zamanı bolca dayak yerdi (Ehem!)

A

Ajlan: 90ların en kült tek albümlük gruplarından Ajlan-Mine’nin Ajlan’ı 1999 yılında geçirdiği trafik kazasıyla aramızdan ayrılsa da bugün bile ismi anılan unutulmazlardan oldu. Aynı zamanda Erol Büyükburç’un kızı olan Ajlan’ı parlak bir gelecek beklerken, yeni aldığı  ehliyetiyle gittiği yolda, üstelik yakın zamanlı bir röportajda “en büyük korkum trafik kazası” dedikten bir hafta sonra mıcırlı yol nedeniyle kaybettik. Geride “Tutunup Kendime” isimli şahane bir albüm, videolarda dinlediğimiz şahane caz vokali ve sayısız güzel anı kaldı. Halen 90ların en üzücü kayıpları arasında yer alır.

Alçı kalıpları: Aslında birbirinden çirkin ama, yokluktan olsa gerek, gözümüze güzel görünen bu kalıplar, resim derslerinde öğretmenlerin sıkıştıkça verdiği ödevlerin konusu olurdu. Genellikle plastik olan kalıpların üzerindeki resimlerin renkleri kaymış olurdu hep, çok çirkinlerdi. İçlerini alçıyla doldurur, güneşte kurutur, kırmadan çıkarmaya çalışır, suluboyayla boyardık. Kırılanları tebeşir niyetin yere seksek çizmek için kullanırdık.

Alf: İşi gücü evdeki kediyi yemeye çalışmak olan, ailenin babasını çıldırtmakta mahir, herkesin sinirini bozmakta usta uzaylı yaratığın maceraları bir dönem hepimizi televizyonların başına kilitlemişti. Çok meşhurdu, oyuncakları filan satılırdı ve genellikle herkesin de evinde olurdu. Sinir bozuculukta Garfield yokken Alf vardı. Müşfik Kenter seslendirirdi.

Altın Rehber: Minnacık yazılarla tüm şehrin telefon numaraları elinizin altındaydı…

Andımız: Okullarda her pazartesi genellikle yüksek sınıfların en çalışkan öğrencisine okutulan ve ne kadar çok bağıra çağıra okursan o kadar iyi anlayışından hareketle okuyanın sabah sabah feryat figan okuyup tekrarlattığı okul rutini.

Anket Defteri: Kırtasiyelerde çeşit çeşit satılıp, içinde sorular bulunan, arkadaşlarımıza filan cevaplattığımız tatlı hatıra defterleri.

Atari: Bilgisayar oyunları bu kadar gelişmemişken, 80’lerde ortaya çıkmış dev oyun konsolları artık boyutu kompaktlaştırılmış atarilere evrilmişti. Oyunlar naifti, grafikleri yerlerdeydi, süresi kısaydı ama oynamalara doyamazdık. Tenis, boks, karate gibi sporlardan (siyah ve beyaz iki kolun birbirini alt etmeye çalıştığı boks oyununu hatırlayan?= , araba yarışlarına (arabanın tünele girince iki çizgi haline geldiği araba yarışını hatırlayan var mı) türlü türlü oyun, türlü eğlence. Joystick’le oynanırdı, bugünkü çocuklar joystick ne demek onu bile bilmez.

Atari Salonları: Okuldan kaçınca soluğun alındığı, genellikle Street Fighter filan oynanan,  zamanki çocukların yer yer piyasa da yapma yeri olan, şimdiki İnternet cafelerin/Play station cafelerin atası sayılan oyun merkezleri. Harçlıkların çabucak bitmesine yol açardı.

Atlı Karınca: Hayme Pahilyo’su, Çikolata renkli Sirillo’su, Kimena’sı, Suzana’sı, Mariya Hovakina’sıyla bir ilkokul sınıfında geçen çocuk dizisi. Herkes öğretmen Kimena’ya aşıktı, Mariya Hovakina ise yaptığı kötülüklerle nam salmıştı.

Ay Dansı: Michael Jackson efsanesinin yarattığı, ergenlik emareleri gösteren her gencin hayatında en az bir kez yapmaya çalışarak kendini rezil ettiği, ayakların böyle garip bir şekilde sürterek fıtı fıtı fıtı diye geriye doğru yürüme şeklinde yapılan bir dans hareketiydi.

B

Bandana: Renk renk, desen desen, kafalara sarılan mendilimsi aksesuar. Sanırım Çelik olmuştu ateşleyicisi, “ateşteyim ateşte ateşte” diye diye…

Bel Çantası: Renk renk, çeşit çeşit, bele geçirilip, ne var ne yoksa taşınan efsanevi 90lar aksesuarı.

Bendeniz: Sene 1993 yılını gösterdiğinde esmer küt saçlı bir kız girdi hayatımıza, tam pop çağının hızlandığı bir dönemde çıkan bu esmer kız, bir yandan ekranlardan/radyolardan “Ya Sen Ya Hiç” derken, bir yandan da abajur kıyafetiyle imaj çağını ateşliyor, sadece bizde değil dünya çapında da ses getiriyordu. O sene klip MTV’de yayınlanan ilk Türkçe klip oldu.

Betamax kaset: Küçük boy video kasetiydi. Genellikle çok nadir bulunan kameralarda kullanılırdı. Bunun aparatı VHS’den küçüktü.

Bir Başka Gece: “Bu gece, bu gece, biiir baaaşka geeeceee…” melodisi geldi kulağınıza değil mi? Cuma geceleri Çetin Çeki ve Ceylan Saner sunumuyla yayınlanan bu müzik eğlence programı gibisi gelmedi. Yıllar sürdü. O dönem Nazan Öncel’den Yonca Evcimik’e yeni yetme kim varsa ilk bu programda çıkıp şarkılarını tanıttılar. İçinde Yasemin Yalçın’lı skeçler, eğlenceli yarışmalar, bolca müzik, Yasemin Bozkurt’lu söyleşileriyle tam bir müzik eğlence programıydı. Sanatçılarla müzikleri ve albümleri hakkında sohbet edilir, izlemesi sıkmaz, en yeni şarkılar çalınır, şarkı ve söyleşi aralarında gerçekten komik ve güldüren skeçler verilirdi (Gülelim, gülelim eğlenelim). Yok artık böyle programlar…

Blue Jean sticker’ları: Efsanevi müzik dergisi Blue Jean’in içinden çıkan ünlü şarkıcı sticker’larının yapıştırılmadığı dolap yoktu o dönem.

BMX bisiklet: Her çocuğun rüyalarını, her gencin düşlerini süsleyen 90ların bisiklet markası… Tekerlekleri kırmızı ya da mavi olurdu.

Boyband furyası: 80ler’de meşhur olup 90’lara çok çıkamayan New Kids on the Block’tan boşalan koltuğu önce Take That’in, daha sonra Backstreet Boys, NYSNC ve Boyzone’un doldurduğu, kızların içini gıcıklatan çoğu gey erkek pop müzik toplulukları 90larda fırtınalar estirirdi.

C:

Cartel: sene 1994’ü gösterdiğinde Almanya menşeili hip hop grubu, “Cartel bir numara en büyük, cehennemden çıkan çılgın Türk” diyerek Türk müzik piyasasına bomba gibi düştü. Alamancıların sorunlarını ve yaşayışlarını konu ettikleri şarkılarla çoğu zaman göz ardı edilen o hayata bakış atmamızı sağladılar. İlktiler, özgündüler, sonra her taraf hiphopçı dolunca popülariteleri kalmadı.

CD: Kasetlere alternatif müzik dinleme aracı Türkiye’de 90larda patlama yaptı. Çok pahalıydı o yüzden herkes alamazdı. CD çalarlı teybi olan zengin sayılırdı. 90ların ikinci yarısında CD çalarlar yaygınlaşınca volkmenler gözden düştü.

Cin Ali: Bir dönemin çocukları içinde gizli bir psikopat yetiştiyse, bunda Cin Ali’nin her okuyan her çocuğu “iyi iyi”, “güzel güzel” psikopatlaştırması vardır. Çöp adam klasmanında en tepe noktada yer alan Cin Ali’nin serisinde, bilhassa Cin Ali’nin Topacı öyküsündeki betimlemeleri okuyunca iyi kurtarmışız kendimizi diye düşünmedim değil.

Ç:

Çağrı Cihazı: Cep telefonlarının atası. Cep telefonları hayatımıza girmeden, telsiz telefonlar da yanımızda taşınamazken, özellikle babalarımızın belinde taşıdığı, dıt dıt diye ötünce çağrı alan ve iletişim kurulmasını sağlayan iletişim cihazı.

Çarkıfelek: Henüz Mehmet Ali Erbil tarafından sulandırılmamışken, Tarık Tarcan tarafından sunulan, harfleri çevirenin ise manken Yasemin Koşal olduğu kendi halinde ama çok büyük izleme oranlarına ulaşan bir yarışmaydı. Harf kutuları otomatik olmadığı için, Yasemin Koşal’ın kutuları tek tek çevirerek açması yarım saat sürerdi nerdeyse, özellikle uzun cevaplı sorularda.

Çay Bardağında Rakı: İlk kez Ferdi Tayfur’un 1992 yılında Emmoğlu klibinde gördüğümüz, sonra günlük hayatımıza giren rakı içme şekli. 90’ların simgelerinden olmuştu daha sonra.

Çelik: Devir değişmeden, e tabi Çelik de değişmeden önce, kafasında bandanasıyla, üzerinde iPhone ara yüzü konseptli kazağıyla (Çelik iPhone’a ilham bile olmuş olabilir) farklı bir soluk olarak çıkmıştı Çelik. Aslında tek albümlük kült gruplardan İzel-Çelik-Ercan’ın hiç dans edemeyen aslan yelesi saçlı üyesiydi ama 1993 yılında kendi kanatlarıyla uçmaya karar verdi ve “dum kah kah” diyerek bir girdi hayatımıza tam girdi. Hele ikinci albümü ve bilhassa Hercai şarkısıyla 90lar gecelerinin vazgeçilmezlerinden.

Çevirmeli Telefon: Telefonlarında tek tuşla arama özelliğinin olduğu yıllarda doğanlar, o uzun telefon numaralarını çevirirken (evet fiilen de o kadranı çevirirken) numaranın 1 ya da 9 olmasına bağlı olarak çırrrık ya da çırrrrrrık diye çıkan çevrilme sesini bilmezler. Hele tam o tam turun bitmeye yakın yanlış numarayı çevirdiğimizde telefonu kapatıp bütün süreci baştan alma işkencesini hiç bilmezler.

Çılgın Bediş: 90’lı yılların Yonca Evcimik fırtınası sadece müzikte değil, televizyonda da esti, Yonca Evcimik’in başrolde olduğu, bir çizgi diziden uyarlanan dizinin her karakteri ayrı fenomen oldu. Oktay’ı, Banu’su, Mefharet’i ile her tipleme ayrı bir sevildi. Dizi gülmece dizisiydi, ama son bölümde manasızca Bediş’i havaya uçurarak hepimizi hüzünlere gark edip sona ermişti. Müziği ne zaman çalsa, anında durup teyakkuza geçen birisi varsa, bilin ki o bir 90lar çocuğudur.

D:

Dantel: Annelerimizin göz nuru, evlerin temel süsü, televizyonlarda, koltuk üstlerinde, sehpalarda, mutfak dolaplarında, teyplerin üzerlerinde, çamaşır makinelerinin üstlerinde yıllarca nakış nakış bizi izleyip durdular.

Dinle: Eurovision’da yılların makus talihini 3. olarak tersine çeviren, bugün bile Eurovizyon dendiğinde ilk akla gelen şarkı. Şebnem Paker’i de efsaneleştiren Dinle şarkısı 1997 yılında Eurovizyonda 3. olunca milletçe yeniden içimizde Eurovizyon çiçekleri yeşermişti. Bu o zamana kadarki en büyük Eurovizyon başarımızdı ve Eurovizyon bizim için hayat memat meselesiydi!

Disket: Bilgisayarda çok büyük, büyük ve küçük renkli renkli dikdörtgen kaydetme birimi. Azıcık kapasiteli ama bize dünya kadar büyük gelen ve milenyumla ve büyük boyutlu saklama teknolojilerinin çıkmasıyla uzay çöplüğüne terk edilmiş saklama bellekleri.

Diskmen: 90lar ilerleyip CD’ler yaygınlaşınca Volkmenlerin yerini alan mobil müzik dinleme aracı.

E:

Elişi Kağıdı: Renk renk kağıtlar, kes, biç, yapıştır, yeni şekiller yarat. Bir devrin yaratıcılıklarını ortaya çıkaran kırtasiye.

F:

Fasulye: Sayı saymayı öğrenmemizi sağlayan ilk gereç. Renkli renkli, minnoş bu fasulyeler sene başında alınır, sene sonunda kaybolurdu. Sayı saymayı öğretmesinin yanı sıra evcilik oynarken yemek niyetine kullanılırdı. Çubuk versiyonu da vardı bunları.

Fişler: Okumayı ilk söktüğümüz zamanlarda akıllı tahtalar ve aplikasyonlar yoktu bizim zamanımızda. Özenle tuttuğumuz fiş dosyalarımız ve içine özenle yerleştirdiğimiz fişlerimiz vardı. Bir emir kipi içeren bu fişlerde kâh Ali’nin Ata Bakmasını istiyor, kâh Işık’ın Ilık Süt İçmesini istiyor, kâh “Ne Mutlu Türküm Diyene!” gibi sloganlara alıştırılıyordu beynimiz. Bu sırada heceleri, ekleri, kökleri öğreniyorduk, en keyifli kısım da fişleri öğrendiğimiz hecelere göre kesmekti. Sonra gene düzgünce yerleştirirdik yerine.

Fotoğraf bastırtmak: Makinenizle çektiğiniz 36’lı ya da 24’lü bantları fotoğrafçıya götürtüp bir hafta beklemek ne demek hatırlayan? Resimlerin nasıl çıktığını asla bilemezsiniz, bazen yanar filmler üstelik makara sınırlı olduğu için şimdiki gibi bin tane çekemezdiniz, tek ve en güzel kareyi bir karede çekmeniz gerekirdi. Sonra fotoğrafçıdan o fotoğrafların basılmışını alıp albüme yerleştirmek, misafir, arkadaş filan geldiğinde sergilemek… Ne küçük ve güzel keyiflerimiz vardı.

Frizbi: Pikniklerde, özelikle genişl çayırlık alanlarda topa alternatif güzel bir vakit geçirme oyunu. O diski düzgünce fırlat süzülsün, yakala geri fırlat. Çok modaydı.

G:

Gırgır: Halılardan bilimum toz ve gübür toplamaya yarayan, elektriksiz ama öyleymiş havası verircesine huşu içinde temizleme isteği uyandıran süpürge aleti. Uzun sapı ve dikdörtgen yatık gövdesiyle olmadığı ev yoktu.

Gökhan Semiz: 90ların efsane gruplarından Vitamin’in beyni olan deli dahi, kımıl kımıl, fıkır fıkır müzik insanı. Bütün Emrah ve Selçuk’la 90lar boyunca şarkılarında ti’ye aldığı günlük yaşam, olaylar, kişilerle tüm müzik dinleyicileri bir Vitamin efsanesi yarattıktan ve en son öldüğü yıl bir solo albüm çıkarttıktan sonra tam da doğumgününde 1999 yılında dükkanları kapattı gene bir trafik kazasıyla, günlerce inanamadık habere. O gülen, güldüren yüzüyle her an ekranlarda gördüğümüz komik adamdı, ölemezdi, ama belli ki bu dünya çok güldürenleri çok hoş karşılamıyor.

H:

Hatıra Defteri: Hangimiz “Bana bu kalbin kadar temiz defterden bir sayfa verdiği” için arkadaşımıza teşekkür edip yazımızı “Sepet sepet yumurta sakın beni unutma” diye bitirmedik? Çiçekli olanlar çok modaydı.

Hayat Ağacı: Türkiye’de, anavatanı ABD’den bile daha meşhur olan pembe dizi Hayat Ağacı, orijinal adıyla Generations, yüksek temposu, o dönemde TV’de kendilerine kısıtlı olarak yer bulan siyahi oyuncuların da olduğu oyuncu kadrosu ve erkekleri bile ekran başına çeken konusu ile 90’ların en sevilen dizilerindendi. Belki tüm bu güzel özellikleri yüzünden vasat işlere bayılan ABD izleyicisi tarafından pek ilgi çekmedi ve sadece 2 sezon yayında kaldı. Finalini ise çok heyecanlı bir noktada yaptığı için halen daha “devam etseydi ne güzel olurdu” diyenler çok.

Herıld Yani: Doksanların en sinir bozucu ancak en kullanılan sözlerinden biri olan “Herıld Yani” o dönem pek popüler olan Blue Jean dergisinin verdiği çıkartmaların da en sevilenlerindendi. Özellikler gençlerin arasındaki muhabbetlerde “Herıld Yani” nidaları yankılanırdı.

Hovarda: Emel Müftüoğlu’nun seslendirdiği, sözü müziği Sezen Aksu’ya ait, Abdullah Oğuz’un çektiği klibiyle MTV’de ödül alan ilk yerli klip.

Hugo: Kara bahtlı, kem talihli bilgisayar oyunu kahramanı. Tolga Garipoğlu sunardı ve telefonla oyuna bağlanmayı başaran oyuncu Hugo’nun karısı çocuklarını Cadı Sila’nın elinden kurtarmaya çalışırdı. Tabi bu her zaman kolay olmaz, bazen yenilen oyuncunun ettiği “küfürle” son bulurdu. Tolga abi tüm sevimliliğiyle yarışmacıları yönlendirir, kazandığında onlarla sevinir, kaybettiklerinde onlarla üzülürdü. Dergisi de çıkmıştı Hugo’nun.

I:

Işıldak: Elektrik kesintilerinin can kurtaranı, aydınlatma aracı. Radyosu da vardı. 1999 depremi sırasında -ne yazık ki- popüler olmuştu.

İ:

İkinci Bahar: Süper Baba’nın benzeri bir fenomen dizi öyküsü de İkinci Bahar’da oldu. Türkan Şoray’lı Şener Şen’i bir araya getiren, usta bir kebapçı ile büyük sevdası Hanım ve bunların çocukları etrafında gelişen mahalle temalı dizi, 1990ların ikinci yarısında Perşembe günleri tüm sokakların boşalmasına, o gün kimseye söz verilmemesine yol açan bir fenomen dizi haline geldi. Cuma günleri dizin derin kritikleri yapıldı okulda, evde, iş yerlerinde. Ozan Güven, Nurgül Yeşilçay, Devin Özgün Çınar gibi günümüzün en kalburüstü oyuncuları da ilk kez bu diziyle hayatımıza girdi. Samimilerdi, sahicilerdi ve bizdenlerdi.

İp Baskısı: Beyaz bir dikiş ipliğini sulu boya ile rengarenk boyayıp, ipin bir ucunu dışarıda bırakacak şekilde resim defterinin iki yaprağı arasına koyarsın, ipi çektiğin gibi böyle alacalı bulacalı şekilli bir resim çıkar ortaya.

İsim-Şehir: O zaman bile çok kalifiye ve entel zevkleri olan çocuklar olduğumuzu kanıtlarcasına oynadığımız kelime oyunu. İsim-şehir-bitki-hayvan-ülke (ve istediğiniz herhangi bir başlık) başlıkları altına belirlenen aynı harfle başlayan uygun kelimeleri yazıyor ve puan alıyorduk, en zor harfleri seçip sinir etmek de mümkündü, mesela J ile başlayan şehir bulamıyor ve bu harfi söyleyen arkadaşımıza sinir oluyorduk.

İstop: Havaya topu at, isim söyle, tutamazsa kaç ve topa yakalanmamaya çalış, bir de renk bulmalı versiyonu vardı.

J:

Jetonlu telefon: Kartlı telefonlar gelmeden önce, konuşma aciliyetine ve süresine göre büyük, orta ve küçük boy jetonla çalışan ankesörlü telefon. Her sokakta bulunurdu ve o jeton asla ve asla konuşmanın tamamlanmasına yetmezdi. Adeta 140 karakterde meramımızı anlatmak zorunda kaldığımız Twitter mecrası gibi, 30 saniye içinde ne diyeceksek dememiz gerekirdi, yoksa kapanırdı telefon ve diyeceklerimiz yarım kalırdı. Jeton dayanmazdı, hemen biterdi. Bazıları uyanıklık yapıp jetona ip bağlayarak geri çekme yöntemini keşfetmişti.

K

Kafadan Koparmak: Efsanevi sunucu Yıldo’nun literatüre kazandırdığı, hemen her şeyi “kafadn kopardığı” ve üstüne o meşhur kahkahasını attığı anlar.

Kara Melek: Derbedeeeer yine gönlüüün nidaları duyulmasıyla televizyonun sesi açılırdı. Sanem Çelik’in hayatımıza girmesine vesile olan bu yerli entrika dizisi, 4 sezon sürdükten sonra sona erdi. Temelde Yasemin’in şeytanlıkları üzerine kurulu bu dizide tüm Türkiye kötü kadın olmasına rağmen Yasemin’e derin bir sevgi ve hayranlık duydu. Dizide yıllarca herkes birbirinin kuyusunu kazdı, arkasından konuştu, öldürmeye çalıştı, ancak senaryo o kadar sağlam, konu o kadar sürükleyici, karakterler o kadar sahiciydi ki, başarı kaçınılmazdı. İnsanlar sıcak mahalle dizilerinden zenginlerin yaşamına doğru çevirdi gözlerini. Yasemin düşmanlarını alt ettikçe, kimileri içinden kendi hasmını düşünüp Oh dedi belki de. Yasemin dördüncü sezonda “ben artık bu rolü oynamak istemiyorum” deyip ölerek diziden ayrılınca, kendi gitti adı kaldı yadigar. Zaten çok geçmeden de bitirdiler. Jenerik müziği ise efsane oldu çoktan.

Karbon kağıt: Mavisi ve siyahı vardı. Kağıdın altına koyup yazınca hoop altından kopyası çıkardı. Okullarda harita filan çizerken çok faydalı olurdu. Resim çizerken de kalemle üzerinden geçtiğimiz kendiliğinden alta resmi çizmiş olurduk.

Karışık Kaset: Sevdiğimiz şarkıların listesini çıkarıp, kasetçi amcaya götürürüz, sonra kasetçi amca bunları kasete çeker bize verir. Müzik platformlarındaki meşhur “kendi listeni yarat”ın ilkelcesi ama samimisi…

Kartpostallar: Gerek sanatçı kartpostalları, gerekse üzerinde tatlış, dumanı tüten ev resimli yılbaşı temalı kartpostallar, bir devir bunları biriktirdi, birbirine gönderdi, büyükler küçüklerin gözlerinden, küçükler büyüklerin ellerinden öptü bu kartpostallar sayesinde. Kaç ergenin defterinin arasında yıllandı yakışıklı ya da güzel popçunun kartpostalı öpücüklerle…

Kaset: CD’ler o zaman da vardı gerçi ama çok pahalı olduğu için alamazdık, bu yüzden mzüik dinlemek için kasetler tek çaremizdi. Şimdi o dönemlerde çıkan bütün albümleri biliyorsak, bunda sadece şarkıların ve müzikalitenin filan çok iyi olması değil, aynı zamanda sevdiğimiz şarkıya gelene kadar sarmak meşakkatli iş olduğundan mecbur bütün şarkıları dinlemek zorunda olmamızın payı büyüktür. Bazen kaset sarar ve kurşun kalem imdada yetişirdi. CD’de bir şarkıyı hop repeat’e at tekrar tekrar dinle, tabi ki albümün bütün şarkılarını öğrenemeyiz böyle. Kasetlerin tedavülden kalkması tek kelimeyle nankörlük!

Kasetçalar: Müzik kasetlerini dinlediğimiz ve özellikle çiftli olunca kasetten kasete çekim yaptığımız, sesimizi kaydettiğimiz o güzel zamanlar…

Kerim Tekin: 1995 (Kara Gözlüm) ve 1998 (Haykırsam Dünyaya) yıllarında çıkardığı iki albümle hiç de sıradan denmeyecek bir tarzla dikkatleri üstüne çektikten sonra, 23 yaşındayken maalesef gene trafik terörüne kurban verdiğimiz güzel gözlü ve güzel sesli popçu. Işığı öyle parlaktı ki, sanırız dünyanın gözü kamaştı ve söndürdü ışığı… Yaşasa şu anda Tarkan kulvarında olabilirdi.

Kırmızı Noktalı Film: Show TV’nin gece yarısı yayınladığı müstehcen içerikli programlar ve filmler. Ama kadınlar hep memelerine meyve filan takarlardı. Filmlerde de hiçbir şey göstermez, adamla kadın öpüşürken bile tam en heyecanlı yerlerde hop kesilirdi. Çocuk aklımızla gizlice izlerdik. Şimdiki müzik videolarına bakınca gerçekten çok masum kalıyorlarmış.

Kokulu Silgi: Üzerinde Arı Maya resmi olan güzel kokan ama silme performansı felaket olan kırtasiye aracı. Kurşun kalemleri daha fazla yaydırır, sayfayı batırırdı.

Kupon: 30 kupona çatal kaşık bıçak seti, 25 kupona Meydan Larousse ansiklopedi seti tanıdık geldi mi? Ya da teyp, VCD player, televizyon… Hadi kabul edin, o dönemde gazetelerin köşelerinden bu kuponları toplamayan var mı? Hatta bunu abartıp ev ve otomobil vereceklerini iddia edenler de oldu ama sonuç fiyaskoydu. Gene de güzeldi, annelerimizin eksik kupon olduğunda bağırmaları bile.

L:

Lahana Bebek: Genellikle güzel kokulu olan (sonradan çok zararlı olduğu ortaya çıktı), pembiş, maviş, tombul, güdük, çirkin ama sevimli, ortadirek evlerde kız çocukların en baş oyuncağıydı.

M:

Mahallenin Muhtarları: Dizinin bütün özeti esasında artık alamet-i farika olmuş jenerik müziğinde veriliyor aslında. Aydan Burhan ve Erkan Can’ın bir türlü kavuşamayan Karadenizli aşıkları canlandırdığı bu dizi, her karakterin kendi hikayesini anlatması bakımından herkesin başrolde olduğu bir diziydi. Bir dönem has Karadenizli Fadime’nin Temel’le bir türlü kavuşamamasına ve bu esnada mahallede olup bitenlere tanık olduk…

Macarena: İki tane gayet yaşını başını almış amcadan oluşan Los Lobos grubunun 1996 yılında çıkardığı, acaip hareketler içeren danslarıyla fenomen haline gelmiş ve böyle bir dans stiline de adını vermiş olan şarkısı. Gangnam Style yokken, onlar vardı. Tek fark, gangnam style bile eskidi, bu amcaların şarkısı ne zaman çalsa eller otomatik olarak dans pozisyonuna geçiyor.

Magic Box: Star televizyonu ilk kez 1991 yılında Türkiye’ye özel televizyonculuğu getirerek yayın hayatına başladığında, çeşitli adlar adında ama en çok bu adla bilindi. Öyle ya, tek kanallı dönemden sonra o kadar çok değişik program ekrana getiriyordu, ki bu bir Magic Box değil de neydi? İnterstar oldu adı sonra, sonra Star 1 ve en son Star işte.

Meydan Larousse: Ansiklopedilerin şahı, her evin salon vitrinlerinin güzide süsü, 24 ciltlik, kuponla alınan bilgi kaynağı. Zamanın Google’ı, küçüklerin boy ölçme aparatı (üst üste konulduğunda ortalama bir çocuk boyuna geliyordu bunlar). O zaman okullarda verilen ödevlere az mı kaynaklık yaptı bu ansiklopedi. İçinde yok yoktu, ama nankör insanoğlu Google’ı keşfetti ve kirlendi dünya…

Müzik Yelpazesi: Sezen Cumhur Önal’ın tatlı bir ses tonu ve şarkıcı betimlemeleriyle sunduğu yurttan ve dünyadan müzik programı. Çikolata renkli şarkıcı tanımını literatüre kazandırmıştır.

MSDOS: Windows’un paralel işletim sistemi. Siyah ekranda bir takım komutlarla işlev görürdü. Çok uzun olurdu bu komutlar. Ama bir komut yazıp ekran “çırrrrıp” diye akarak değişince sevinirdik.

N:

Nokia 3210: Cep telefonlarının yeni yeni palazlandığı zamanlarda, yenilikleriyle Erickson’ı tahtından eden, her alana gıpta edilen, mavi, beyaz, gri renkleri ve çeşit çeşit aksesuarları olan, bugün bile antika değerinde eski nesil cep telefonu. Yılan oyunu Nokia 3210 sayesinde hayatımıza girdi.

Nurseli İdiz ile Saklambaç: İzdivaç programlarının atası olan bu programda paravan arkasında bekleşen üç kişi, paravanın öte tarafında sorularla çıkacağı kişiyi belirlemeye çalışan ana yarışmacıyı etkilemeye çalışırdı. Paravan açılınca sonuç ya hüsran ya da mutluluk olurdu.

O:

Old Spice: Beyaz tombul şişeli, efsanevi aftershave kolonyası. Kokusu bugün bile burnumda. Reklamında Fenerbahçeli Semih oynardı.

Onno Tunç: 90ların ilk yarısına Sezen Aksu başta olmak üzere, Zuhal Olcay, Nilüfer, Zerrin Özer gibi dev seslerin seslendirdiği şarklarıyla damga vuran büyük müzisyen, 90ların ikinci yarısında da talihsiz ve beklenmedik ölümüyle konuşuldu. Sezen Aksu’yu Sezen Aksu yapan insanların başında gelen Onno Tunç, sadece şarkılarıyla değil, Sezen Aksu’yla yaşadığı fırtınalı ilişkiyle de 90lara damga vurmuştu, 1996 Ocak ayında helikopterinin düşmesi sonucu aramızdan ayrıldı. Bizi ve şarkıları öksüz bıraktı…

On Yüz Bin Milyon Baloncuk: Bir gazoz reklamındaki bızdık kızın tatlış dil sürçmesinin nasıl bir reklam slonganı olarak otuz küsür sene var olması gerçek bir başarı!

Ö:

Önlük: İlkokulların milli okul giysisi, siyah olarak başladı, mavi olarak varlığını sona erdirdi. 80ler sonrası tek tipleştirme ithamları yapıladursun, tek renk önlüğü getirenler amaçlarını zengin fakir ayrımını ortadan kaldırmak olarak açıklıyorlardı. Her Pazar gömleklerin yıkanıp yakaların kolalanması ritüeli olurdu her evde. Sonra her okul kendi kıyafetlerini kullanmaya başladı. Önlük de tedavülden kalktı.

P:

Pantolon İçine Sokulan Yün Kazak: Tam bir 90’lar modası. Yüksek bel pantolonların içine ilk yün kazak sokan kişi neyin kafasını yaşıyordu acaba?

Patates Baskısı: Okullarda her sene tonlarca patatesin ziyan olmasına yol açan etkinlik. Patateslerin içini kabartmalı bir şekilde oyup bunu boyamak suretiyle resim defterine bastırmak ve renkli şekiller yaratmak üzerinde bir etkinlikti. İp baskısı olanı da vardı.

Paten: Dört tekerlekli, rengarenk, nice gencin özendiği, çoğunlukla ilk seferinde mutlaka bir kolun bacağın kırıldığı spor ayakkabı. Ayağına tak, fırıt fırıt fırıt sürerek git… Bazıları artistik de yapardı, böyle şekilli şekilli sürmeler, atraksiyonlar vs. Bunun sonraları Rollerblade adı verilen, dört tekerleğin yan yana durduğu, daha tehlikeli bir versiyonu daha çıktı ve herkes sürene bakıp “vaaav” dedi.

Parliament Pazar Gecesi Sineması: Pazar gecesinin bir vazgeçilmezi Bizimkiler dizisiyse, diğeri Star’da yayınlanan Parliament Pazar Gecesi sinemasıydı. Hele Karla Bonoff –  All My Life şarkısı eşliğinde fragmanı başladığında ailede çıt çıkmazdı. Güzel, kaliteli filmler verirlerdi.

Pop Müzik Patlaması: Acılı arabeskle geçen 80lerden sonra özelleştirmeler ve özel kanalların yayına girmesiyle dünya müziği de bizim müziğimizi etkilemiş ve bol cıstaklı, ritimli, batı formunda pop şarkılarla müzik hayatımız bir daha hiç aynı olmamacasına değişmişti. Bilhassa 1991 yılında çıkan Abone albümü bu değişimin tetikleyicisidir.

Pazar Konserleri: Hikmet Şimşek’in sunduğu televizyonların ilk klasik müzik programıydı. Elit bir ortam varmış.

Pembe Dizi furyası: Manuela’dan Köle İsaura’ya, Yalan Rüzgarı’ndan Cesur ve Güzel’e, Marimar’dan Rosalinda’ya ikindi ve akşamlarımızı parselleyen, aşk-ihanet-entrika üçgeni konulu, heyecanla izleyip ertesi gün birbirimize anlattığımız 30-35 dakikalık diziler.

Pop Saati: Erhan Konuk’un sunduğu ve yabancı müziklerle ve kliplerle ilk kez tanıştığımız müzik programı. Rock Saati versiyonu da vardı.

R:

Resim Sevinci: TRT 2’de yayınlanan, ressam Bob Ross’un hayretlerden hayret beğendiren resim yapma programında şahane tablolar yapardı ve öyle de kolaymış gibi anlatırdı ki program bittiğinde herkes “ehehe e ben de yaparım ki bunu” diyerek fırçayı resim defterini eline alır, beceremeyip defteri hüsranla kapatırdı. Özellikle “Şuraya da bir …. Çizelim,” “buraya bir …. Konduralım” türevi sözleriyle efsane olmuştu ki bu söyleyiş bugün bile gündelik dilimize girmiştir. Bob Ross, kabarık saçları ve tam “şuraya” attığı bir fırça darbesiyle “amaaaann batırdın be amca” dedirtirken, bir başka fırça darbesiyle “ohaaa süper oldu lan” a şimşek hızıyla geçirterek duygudan duyguya savururdu bizi.

Rock Saati: Dünya’dan en hardcore rock ve death metal parçaların amansızca hem de TRT’de yayınlandığı zamanlardan bir Erhan Konuk programı. Ayrıca “Pop Saati” isimli benzer bir programı da Erhan Konuk sunardı. 

S:

Sabah Şekerleri: Şebnem Dönmez ve Murat Başoğlu’nun başını çektiği efsanevi sabah programları. Şimdi bile pek çok programa ilham olmuştur. Hele o program boyunca gelen faksların masadan taşıp yerlere kadar serilmesi en net karelerdir.

Saklambaç oynayan kaleye mum diksin: Oynanacak oyunu belirlemek üzere bir melodi eşliğinde çocukları oy vermeye davet etme sloganıydı. Demokrasinin ilk adımları çocuklukta atıldı. Çoğunluk kaleye parmağını koymak suretiyle o oyunu oynamak üzere oyunu veriyordu. Sonra kale kapanıyordu, çıkan oynamıyordu…

Seç Bakalım: bunda da perdeler açılıyor, güzel hostes kızlar hediye filan veriyordu. Bu hostes kızlardan biri daha sonra ayrılacak ve daha sonra bu hostesin Spice Girls grubunun Ginger Spice’ı Geri olduğunu öğrenecektik.

Seden Gürel: Beyaz tepsi şapkasıyla “Bum bum bum daldan hop dala uçtum” diye arzü endam ettiğinde yepyeni bir imaj çağıyla tanıştık. Baştan aşağı bembeyaz kıyafetiyle ve o acaip tepsi şapkayla 90lar imajı dendiğinde ilk akla gelendir. Neslihan Yargıcı icadı olan bu şapka Seden Gürel’in “eeeh yetti artık” diyerek bir programda yırtarak atması ile tarihteki yerini aldı. Tabi zamansız çıkarması nedeniyle Neslihan Yargıcı ile de papaz olmuşlardı. Türlü de spekülasyonlar yapılmıştı o zamanlar o şapkayı çıkarmadığı için, yok saçı yokmuş, yok kelmiş vs. vs.

Sıcağı Sıcağına: Cem Kurtoğlu’nun sunduğu ilk realite TV showu. Şimdiki değme korku filmleri yanına yaklaşamaz. Muhabir katillerle filan konuşur, adam “na bunu böyle öldürdüm” diye olayı tüm çıplaklığıyla anlatır, o sırada ölmüş olan kişinin görüntüleri sansürsüz filan verilirdi. Gerçek bir korku deneyimiydi. Nasıl şeyler izlermişiz.

Solo Test: Yuvarlak bir platformda ortada tel boşluk bırakacak şekilde yerleştirilmiş piyonları birbiri üzerinden atlatmak suretiyle zekamızı ölçtüğümüz, ortada tek ya da çok az piyon kalırsa “zeki”, çok piyon kalırsa “gerizekalı” olduğumuza hükmeden bir oyundu.

Spice Girls: Emma, Geri, Victoria, Mel B ve Mel C’den oluşan bu kız grubu, başarılı bir PR’ın dünya çapında nasıl bir fenomen yaratacağının bugün bile en net kanıtı. Bir gazete ilanıyla bir araya getirilen bu 5 kız, 4 sene içinde dünya üzerinde benzeri görülmemiş bir başarıya kavuşacak, kasırgalar koparacak, her birinin ayrı ayrı kitlesi olacak, Türkiye konserleri resmen olay olacaktıBu kızlardan Geri’nin bizim ülkemizde yayınlana  Seç Bakalım’ın hosteslerinden biri olduğunun anlaşılmasıyla da daha bir bağrımıza basacaktık. Giyinişlerinden, saçlarına,lakaplarından, şarkılarına, konserlerinden, filmlerine bir neslin kızları için adeta rol model oldular. (Bu kızlardan Victoria, David abiyi kafeslemekte bütün kızlardan ayrı bir zekaya sahip olduğunu gösterdi.)

Susam Sokağı: “Gün güneşli, insanlar neşeli…” jeneriğini duymakla gözlerin parlaması bir olurdu. Şimdiki saçma sapan çocuk programlarının aksine, naifliğiyle, verdiği bilgilerle, karakteriyle çocuklara doğruy ve yanlışı sıkmadan gösterirdi. Aslında yurtdışındaki Sesame Street’in yerlileştirilmiş versiyonuydu ama Nihat Amcası, Manav Zehrası, Bittabi Hakan Abisi ve Zeynep Ablasıyla çok güzel bir uyarlama yapılmıştı ve Türkiye’de yayınlanmış çocuk programları içinde en bilgilendirici, en eğlenceli, en güldürürken bilgi veren programıydı. Gerçek karakterle mahalle dekorunda çekilen, animasyonla sayıları ve harfleri öğreten ve bir de Edi ve Büdü’lü, Açıkgöz’lü, Kurabiye Canavar’lı kuklalı bölüm olmak üzere 40 dakikada kompakt bir program olarak yayınlanıyordu. Bilgilendirici, herkesin “bugün yayınlansın yaşıma başıma bakmam izlerim” dediği çocuk programlarından oldu. Bugün bile youtube’da Edi ve Büdü videoları bolca paylaşılıyor.

Süper Baba: 90lı yılların en büyük fenomen yerli dizisi nedir dendiğinde akla gelen iki diziden biri. Cumalarımızı renklendiren Şevket Altuğ’lu, Sümer Tilmaç’lı, Jülide Kural’lı, Sevinç Erbulak’lı bu mahalle dizisi yayınlandığı süre boyunca gerek müzikleriyle, gerek karakterleriyle, gerek mahalle temalı konusuyla, gerek bize çok yakın karakterleriyle herkesin hep tebessümle hatırladığı fenomen bir dizi oldu. Bir dönem herkes Fikret –namı diğer Fiko- Fikret’in ailesi, arkadaşları ve uzatmalı sevgili İpek’le bir türlü kavuşamamasını, eski karısını, sevgililerini konuşurdu. İnsanlar o karakterlerin kavgalarında, aşklarında, barışmalarında, kahkahalarında, ağlamalarından, muhabbetlerinde kendilerini buldu… O kadar kendimizi kaptırdığımız bir diziydi ki dizide Jülide Kural’ın canlandırdığı İpek karakteri kanser olunca milletçe karalar bağlamış, iyileşip gene Fiko’yu terk edince sinirler olmuştuk. Fiko garibim bütün dizi İpek İpek diye kıvranmış ama en son resti çekmiş (ki o konuşma hala efsane televizyon repliklerinden biridir) dizi biterken mutluluğu Bennu Yıldırımlar’ın canlandırdığı Elif karakterinde bulmuştu. Ne güzel insanlar ve ne güzel bir kadrosu vardı. 2000’li yıllarda Asmalı Konak’ın fenomen konağına düzenlenen turlar misali, insanlar da bu dizinin çekildiği zamanlarda Çengelköy’ü kalkındırmışlardı o zamanlar. O kadar tatlı bir diziydi ki, bu kadar yıl geçti, yerine hiçbir dizi konamadı. Hele Oya Küçümen yorumuyla Bana Bir Masal Anlat Baba ve fülüt girişi, bugün bile duyulduğunda burunların direğini sızlatır.

Ş:

Şebnem Bebek: Ailelerin gerçek oyuncak bebek almaya paralarının yetmediği zamanlarda kartona basılı ve kıyafet dosyası ayrıca verilen, çocukların, dosyadaki giysi resimlerini kesip kenarlarındaki çıkıntıları büküp sabitleyerek kartonda iç çamaşırlarıyla duran çeşitli bebekleri giydirdiği oyun/cak.

Şişe çevirmece: Doğruluk mu? Cesaret mi?

T

Tamatgotchi: Bilgisayar oyunları bu kadar yaygın değilken, daha Talking Tom anasının karnında vitamin bile değilken, 90ların ortalarında dünyayı Japonya’dan gelen bir sanal hayvan fırtınası sardı. Kedi, köpek, hatta dinozor gibi çeşit çeşit sanal hayvanı bir tuşla besleyip, bir tuşla eğlendirip bir tuşla iğne yapıp sağlığına kavuşturarak ilginç birkaç yıl geçirdik. Benim dinozorum vardı, 9 günde bir ölürdü ve sinir olurdum. Gecenin kaçlarında başka derdimiz yokmuş gibi (ki yoktu da zaten, ne derdi olacak 9 10 yaşında çocuğun) sanal hayvanımızı doyurmak için az mı feragat ettik uykularımızdan?

Tarkan: 90lar sadece olaylarıyla değil, yarattığı dünya yıldızlarıyla da anılır. İşte günümüzün megastarı 1993 yılında Kıl Oldum Abi diyerek girdi hayatımıza, herkes ilk başta bir burun kıvırdı bu sallam sullam dans eden delikanlıya ama 2. albümüyle Aacaip bir fırtına estirdi, öyle estirdi ki yıllar yılı onun gibisi gelmedi…

Taso: Cipslerin içinden çıkan, üzerinde Looney Tunes karakterlerinin resimlerinin yuvarlak oyun aparatı. Mahalle aralarında bunları ters çevirip üst üste dizerek bir fiskeyle tersine çevirmek ve çevirdiğin Taso’yu kazanmak üzerine bir oyundu. Başta tek bir çeşit taso vardı, sonra dönerli taso, üç boyutlu taso gibi çeşitleri çıktı ve her bir Taso’nun üzerinde dünyaya yön vermiş bilim insanlarının yazarlarının isimleri yazarak da bilgilendirme görevi de bulunurdu. En güzel tasoyu kazanan mahallede gerim gerim gerinirdi, ta ki kaybedene kadar.

Tavuklu Çalar Saat: Bir anne tavuğun civciviyle birlikte kafasını aşağı yukarı oynatmak suretiyle yemlenirken resmedildiği, çılgın alarmlı her evin olmazsa olmaz masa saati.


Teksoy Görevde: Sadettin Teksoy gerçeğini hayatımıza sokmuş program, Nev-i Şahsına Münhasır sunucu Sadettin Teksoy’un kah kutuplarda namaz kıldığı, kah mağaralarda saç çıkartan hayalet peşinde koştuğu bugün bile özgünlüğünü kaybetmemiş tv programı.

Teleon: Tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olsa da, logosuyla kendini hemen belli eden, müzik programları, dizileri, haberleri, filmleriyle efsane olmuş ilk nesil özel televizyon kanalı.

Televole: Bir zamanlar Futbol ile Magazini harmanlayan değişik konseptli efsane magazin programı. Futbolcuların idmanlarının yanı sıra aşna fişnalarını da konu alan, ve “Merhaba Televole” sloganıyla günümüze kadar gelen futbol programlarının atası. Futbolcular adeta birer magazin figürü olmuşlardı bu program sayesinde. İşin suyunu çıkarınca kulüpler yasaklamıştı futbolcuların buraya çıkmasını. Sıradan bir magazin programı olarak ömrünü tamamlamıştı.

Tetris: Blok oyunlarının atası olan bu oyun bir dönem kasırgalar estirmiş ve turnuvaları bile düzenlenmişti. Özellikle dörtlü düz parça gelip de tam yerine yerleşip dört sırayı birden yok edince “yuppiii” olurduk. Bazen de mesela L şekilli bloğu zamanında çeviremeyip, düzgün yerleşmeyen blok boşluk bırakırdı.

Titanik Batıyor: Masa oyunları arasında en az hatırlanan ama en keyifli oyunlardan biri. Oyun iki kısımdan oluşuyordu. İkiye bölünmüş oyun tahtasının bir tarafı kocaman, hareketli, Titanik gemisi formunda, labirentler ve içlerinde numaralar bulunan bir bölüm; diğer tarafı okyanus ve ada görüntülü bölümdü. Oyunculara her birinin üzerinde bir karakter olan kartlar dağıtılırdı (bu kartlar arasında en favori olanı nasıl okunduğunu hala bilmediğim şekilde Çinli karakter Ching Mingh’ti), bu karakterler Titanik yolcularıydı ve oyun sonunda her birinin kurtarılması gerekiyordu. Zar attıkça hareketli gemi parçası birer tık döndürülüyor (yani batırılıyordu). Zarlarda kareler içinde ilerleyip o karakterin kartının arkasında yazan numaraya ulaşıyordunuz karakteri kurtarmak için. Gemi yavaş yavaş batarken, son karakteri kurtarıp kenardaki filikalara yetişmeniz lazımdı. Filikalara binince oyunun ikinci kısmı başlıyordu, gene zar atarak 9 adayı tamamlamanız gerekiyordu, ancak bunda da zara göre ada kartı veya okyanus kartı size yiyecek kazandırıyor ve su kaybettiriyordu (ya da tersi) Son adaya ulaşan kazanıyordu…

Titanic (Film): Titanik filminin vizyona girdiği 2 Şubat 1998 yılında Titanik filminden konuşmak statü sembolü olmuştu. Okul servisimde herkes mütemadiyen Leo ve Kate’ten bahsediyor, insanlar Leo ve Kate ile ilgili ne varsa (haber, poster, etiket, dergi) topluyor, dosyalar oluşturuyordu. Kızlar erkeklere Kate’le ilgili şeyler bulup veriyor, erkekler de kızları Leo posteriyle kandırmaya çalışıyordu, o derece vahimdi durumlar yani.

Top Pop: 90lı yılların başlıca müzik dergilerinden biri. 1994 yılında ilk kez yayınlanmıştı. Hediye konusunda enfes bir anlayışa sahipti. Mesela Kenan Doğulu’nun ünlü güneşli kolyesi meşhur olduğunda güneşli kolyeden vermişti. O yaz o kolye herkesin boynundaydı… Bu dergilerdeki sanatçılara mesajlar bölümü bi başka alemdi. Tarkan-Burak Kut, Mustafa Sandal-Tarkan, Kenan Doğulu-Tarkan ve kobinasyonları arasında fanlar kıyasıya kapışır, Bu kapışmalarda genel konsept, bir sanatçının diğerinin “tırnağı bile olamaması” üzerine kuruluydu genelde. Mesela Tarkan, “Burak Kut’un tırnağı bile olamaz”dı.

Trol Bebekler: Dik dik rengarenk uzun saçlı, okşayınca şann getirdiği batıl inancının yaygın olduğu minik oyuncak bebekler bir ara her evin baş köşesindeydi.

Turnike: Güner Ümit’in Aleviler’i hedef alan talihsiz bir şaka ile ekran kariyeri bitene kadar sunduğu efsanevi yarışma programı. Bir konu başlığı verilir, perde arkasında o konu başlığıyla ilgili kelimeler bulunmaya çalışılırdı.

U:

Uzay Heparı: Hepi topu 5 sene süren kısacık müzik yaşamına bir ömürlük şarkılar sığdırdı. Sezen Aksu’nun ilk göz ağrılarındandı. Bir gün motosiklet kazasıyla aramızdan ayrıldı. Yaşasaydı şayet duayenlerden olacaktı ama hızlı yaşadı genç öldü.

Ü:

Ünlü kartpostalları/not defterleri: Üzerinde ünlü şarkıcıların, futbolcuların, artistlerin resimlerinin basılı olduğu materyaller. Ergen bireyler karşı cinsin dikkatini çekmek için onun sevdiği ünlünün resminin olduğu bu kartları gönderir ve cevap beklerdi. Ayrıca koleksiyonculuk ruhu olanlar da takip edip kırtasiyelerde yeni gelen resimleri toplardı. Not defterleri de vardı böyle çeşit çeşit, birbirimize birer sayfa koparıp verirdik, ki sevdiğimiz ünlünün resmini koleksiyonumuza koyalım.

V:

VHS Kaset: Zamanın en temel video izleme aparatı video oynatıcının büyük boy olanında oynatılan kaset. Henüz kumanda ile programı kaydet emri verilemeyen zamanlarda dizilerimizi, programlarımızı kaçırmayalım diye bu kasetlere kaydederdik. Zamanında müzik marketler gibi VHS filmler satan dükkanlar da vardı. Evinde Videosu olanlar zengin görülürdü.

Video oynatıcı: VHS ya da BetaMax kasetleri oynatan, kaydeden, DVD oynatıcıların atası.

Video klipler: Müzik kanalı Kral TV’nin açılmasıyla patlayan pop müzik furyasına video klip gerçeği girdi. Önceden şarkıların tanıtımı ya her televizyon programının kendi stüdyosunda ya da amatör tek kamer açılı stüdyolarda yapılıyordu. Bu sayede klipler tek kamera açılı stüdyolardan çıkıp, cicili bicili konulu mankenli kısa filmlere dönüştü 90larda. Şarkılar artık sadece kulağa değil, gözlere de hitap etmeye başladı. Domino etkisiyle imaj çağı ve müzik sektörü gelişti, serpildi…

Vitamin: Gökhan Semiz, Emrah Anul, Selçuk Aksoy’dan oluşan hicivli müzik grubu, şarkılarındaki hicvettikleri tüm olaylar, durumlar, kişilerle insanların kalbine alışılmışın dışında bir tarzla yerleştiler. Bugün bile hala Vitamin dendiğinde taklitleri yapılır. Maalesef Gökhan Semiz’in ölümüyle Vitamin efsanesi de bitti, 2000’lerde yeniden bir dönüş çabası olduysa da artık zaman değişmişti ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Volkmen: Spotify, iTunes gibi cebimizde taşıdığımız dijital müzik mecralarının atası. Mobil kaset dinleme cihazı. Bir zamanlar gençliğinin statü göstergesi. Hele radyosu da varsa aman aman… Yanımızda manüel olarak müzik taşımayı mümkün kılmıştı.

Y:

Yakartop: İki gruba ayrıl, iki uçta duran oyuncuların attığı topa yakalanma. Özellikle topun üzerinde sıçrayarak kurtulursan ayrı bi süksen olurdu. Tabi topu yakalarsan bir de can kazanıyordun.

Yalan Rüzgarı: ilk olarak 1973 yılında yayınlanmaya başlasa ve şu an 10394273940303 bölümüyle Amerika’da halen devam etmekte olsa da, bu pembe dizi, Türkiye’deki en parlak çağını 90’lı yıllarda yaşadı. Niki’siyle, Viktır’ıyla, Kırikıt’ıyla, Deni’siyle, Bred’iyle, Pol’üyle her bir karakterin kendine has fanları vardı ve bunlar arasında sadece her yaştan kinsan vardı. Aslında kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı, dizide herkes birbiriyle bir şekilde ilişkiye girdiği için bir yan dizisi (Cesur ve Güzel) oluşturulan, holdingler sahibi ailelerin hayatlarını konu edinen aşk-ihanet-entrika üçgenindeki hayatlarını anlatan dizisiydi. Öyle büyük popülariteye sahipti ki, bir televizyon kanalı tutup bunların oyuncularını Türkiye’ye getirmiş, izdihamlardan izdihamlar beğenilmiş, hatta dizinin kadınlarca en beğenilen oyuncusu Deni Romalotti ile tatlı şarkıcılarımızdan Pınar Aylin’le bir düet bile kotarılmıştı.

Yapma Çiçek: tipik bir 90’lar objesi olarak kristal vazoda yapma çiçekler her salonun baş süsüydü. Toz toplardı çok. Ama solmadığı ve güzel göründüğü düşünüldüğü için evlerden eksik olmazdı.

Yılan oyunu: Mobil oyunların atası sayılan bu oyun, Nokia telefonun geçmişimizin büyük kısmına kazıdığı, içinde yılan gibi bi şeyin kendi kuyruğuna ya da duvara çarpmadan elmaları yemesi ve her elmayla kuyruğunun uzayarak oyunun zorlaşması temeline dayanıyordu. Evde, işte, otobüs durağında beklerken, sosyal medyanın olmadığı zamanlarda yegane vakit geçirme yöntemiydi. Bazıları öyle ustalaşmıştı ki, iki eliyle birden oynayabiliyor, zamanında manevra yapıp yılanın kuyruğuna çarpmasını önlüyor, biz de onlara gıpta ile bakıyorduk.

Yıldızlara Ulaşmak: Asıl adı “Alcanzar Una Estrella” olan gençlik pembe dizisi Yıldızlara Ulaşmak, Meksika yapımıydı. Yakışıklı şarkıcı Eduardo Capatillo ve sonra -olabildiğince- güzel bir kıza dönüşen çirkin ördek yavrusu Lorena’nın aşkını anlatan dizi 1990’nın Temmuz ayında yayın hayatına başlayan TRT 4’ün en ilgi çeken işlerinden biriydi. Dizinin şarkılarından oluşan soundtrack albümleri de o dönem Türkiye’de yok sattı ve 90’ların ergenlerine anlamını hiç bilmedikleri İspanyolca şarkıları ezberletti.

Yoğurt Kabında Fasulye Deneyi: Okullarda Fen derslerinde öğretmenlerin bıkmadan usanmadan ödev olarak verdiği, ıslak pamuk arasına konulan fasulyeleri çimlendirme işlemi. Çoğunlukla çıkmaz, kötü de kokardı. Çıktığı da olurdu ama ömrü uzun olmazdı bu sefer de.

Yonca Evcimik: 90larla ilgili bir mevzu olduğunda bahsedilmeyi onun kadar kimse hak etmez dersem yanılmış olmam sanırım. 80lerde çeşitli kabarelerde yan rollerde ve dansçı olarak sahneye adımı attıysa da, 1991 yılında çıkardığı ABONE albümü ve şarkının dansıyla fenomen olup, tüm 90lara, hatta bugüne bile imza attı. Türk Popunu ilk başlatan kişi olarak da anılır. Bugün 90lar partilerinde herkes Abone çıkar çıkmaz o dans pozisyonunu alıyorsa, işte bu zamansız başarıdır.

Yüksek Bel Pantolon: Ta göbek deliğinin üstüne kadar gelen, kazağın da pantolonun içine sokulduğu yıllar…

Z:

Zzzt… Erenköy: Bir tür ergen selamlaşması… tam sana uzanan eli sıkmak için elini uzatırsın, karşı tarafın “zzzt… Erenköy” diyerek elini çekmesiyle, elinin havada kaldığıyla kalırsın…