90’s, 2000’s, İNTİZAR’s, CECELİ’s, LAİKLİK, HEDONİZM ve DİRENİŞ

GZone Dergi yaşam yazarı Recep Özdaş, 90’lar Özel sayımız için, o günlerden bu günlere kadar uzanan, homofobi ve transfobiyi, gündemdeki İntizar vs Mustafa Ceceli konusu süzgecinden geçirerek ele aldı. İşte bu keyifli yazı: 

Her on yıl bi sonraki on yıla derdini, sevincini ve kederini miras bırakır. Ve yine her on yıl hem kendi dehşetini hem de direniş potansiyelini bu mirasla kurabilir.  Bugünün nostaljik arınmaları ve patlamalarının aksine (90s konsepti, modada 90s çılgınlığı vs), dönemin politik sıkışmışlığı ya da olağanüstü haller vs. düşünülünce 90’lı yıllar çok da muhteşem zamanlar değildi aslında. Ama ne var ki queer belleğimizi oluşturan televüzel görsel medya ve belli başlı simgeler özelinde 90’lar laikliğin (bağlamı dışında) ve hedonizmin (olmazsa olmaz ikili) kalbiydi ve çokça çelişkiliydi. Ki bu çelişkiler büyüyerek 2020’lere devretti.

Ülker Sokak’ta direnen translardan 15 Temmuz’da sokağa çıkan translara, her gece ana haberlerde travesti dehşeti haberleriyle terörize edilen translardan, bugünün sosyal medya fenomenleri trans-queer ünlülere… bu yolu şaşmış devir daimde, belli bir dönemin ruhunu yeniden ve yeniden sorgulamak her açıdan çok önemli.

Bu anlamda, devrimi can ata ata televizyondan izlemek isteyen bizler için (mesela her Eurovision bir devrim ), biraz da TV aracılığıyla politikleştiğimiz yıllar oldu 90’lar. En azından ben o şatafatlı, magazinli, poplu-çokluğun gözlerimden çocuk bedenime akıttığı queer potansiyeli 2003’de Eurovision’u kazanmamızla taçlandırdığımıza inandım hep.

Hem çöküş de 2002’de başlamadı mı? Artık Eurovision’a bile gidemiyoruz, bütün kalelerimize girildi, en önemli tersanemiz zapt edildi.

Bu tip tekil duygular kendinden direnişler barındırıyor sanki.  90’ların queerleşmeye sunduğu pop-çoklu ortam o günlerden bugüne queer tahayyüllerimizin yeniden okunmasına imkân tanıdı diyebiliriz. Bu imkânlardan bugünün gündeminde kristalleşmiş en önemli iki karakter İntizar ve Mustafa Ceceli olabilir.  90’lara ait bir yüz ve kendinden samimi bir çıkış sunan İntizar ve bugünün toplumsal gündemine tüm kötülüğüyle haiz Ceceli.

Bu zamansal kategorik karşılaştırmayı doğrudan zamanla yapmak yerine kişilerin temsil ettiği olaylarla yapmalıyız. Çünkü İntizar’ın maruz kaldığı şiddet tekil gibi görünen evrensel bir durumu da açık etti. Modernleştikçe daha da muhafazakârlaşan yeni on yılımız, hepimizi her an gözleyen, sonra da o kayıtlarla kendine dokunan baba-abi-koca-sevgili röntgencilerimiz ve onları var eden muhafazakâr ilişkilerimizi de gösterdi. Politik bir beden olarak İntizar’ın kişiliği bir kişi, kurum ya da tarafa işaret etmiyor bu bakımdan, saf bir potansiyele, belki de güçlenmek için duygusal hatlar kurmaya çağıran çoklu bir direnişe göz kırpıyor. 90’lardan bu yana İntizar kendinden bir duyguya çağırıyor. Hepimizin Ihlamurlar Altında’yı telefon müziği yapmasının bir açıklaması olsa gerek. İntizar’da politik olmak kaygısı ve zorunluluğu gözlenmese bile olumlayıcı bir kural dışılık bulmak her zaman mümkün. Ve bu durum 90’ların hedonist, laik duygusunun yine o zamanların politikası karşısında kurduğu görece özerkliğe bile işaret edebilir. Ceceli’de ise fanlarının holigan çocukluğunda taşlaşmış bir yüz var. Bir şey olmak zorunda bırakılan, 2000’li yıllardan sonra birçok ünlünün ve imgenin proje olarak üretildiği o kendinden olmayan hal.

Velhasıl 90’ların televüzel ve laik hedonizminden, 2010’lu yılların projeci, içerik üretme fetişiyle yanıp tutuşan buharlaşmış ve boğucu hissine; İntizar ve Ceceli iki bedene bürünmüş toplumsal temsiller olarak 90s, 2000s algılarımızda yeniden üretiliyorlar.

İntizar, biz onun adına konuştukça güçlenecek olan belgisiz bir zamire (o) dönüşüyor. Ceceli ise dünden belli kapıdaki tehlikeye. 90’lardan bu yana bireysel belleklerimizi şöyle bir karıştırınca, o belleğin nasıl da toplumsal olarak yapılandırıldığını görüyor, direnişin her safta olduğu gibi magazin safında da devam ettiğini, kendine yeni yüzler aradığını öğreniyoruz. Ceceli’nin yüzü özgürlüğümüzü yiyen iktidarın ve milenyum sonrası boğucu atmosferin çocuğu olarak duvardaki, sokaktaki kameraya dönük. Yine de kazanmak için iktidarın gözcü çocuklarını yemeliyiz ama nasıl?

Benim önerim; kendimize simgesel bir yüz arıyorsak İntizar’ın yüzünü Vendetta maskesi gibi her prideda yüzümüzde taşıyalım. Yine iktidarın hetero ahlakının kötü sesini ve Ceceli’yle olan düetini bastırmak istiyorsak bağıra çağıra Ihlamurlar Altında çalalım.

Not: Bu yazıda 90’lı yılları 1990’da başlayıp 2000’de biten bir zamansal dilim olarak ele almadım. 2000’li yılların ilk yarısına da taşan kültürel ortamı (bu yılların ruhunu 2003 Eurovision’u gibi örneklerle de içeren) başka bir bağlam olarak düşündüm.

Öneri: 90’ların  magazinel-mafyatik balgam ilişkilerini modifiye-kırçıllı sesiyle çözen; gömlek giyerek arınabileceğini düşünen kutsal ve cinsiyetlendirilmiş bedenleri beyaz gömleğiyle tasfiye eden; ünlü bedenlerinin üstünü örten dini simgelerin tozunu Allah kolyesiyle üfleyen ve dönemin bürokratik karanlığına fötr şapkasıyla kafa sallayan magazin kanalı şokopop u mutlaka takip edin.  Bahsini ettiğim ilişkilerin tarihsel ve toplumsal anlamlarını yine 90’ların resmi dili olan magazinin kendisiyle kuruyor. Ve magazin gibi en eğlence durumun bile nasıl politik olduğunu açık ediyor.