AYŞEN AKSAKAL: ÖNÜMÜZDEKİ 24 SAATİ OLAYSIZ GEÇİRMEK GİBİ BEKLENTİMİZ VAR

Ekşisözlük’teki birbirinden güzel yazıları “anonim” olarak ortada dolanan Ayşen Aksakal, yazarlıktaki potansiyelini bizlere göstermek için uzun süre beklemiş isimlerden. Kitap yazmayı pek aklından geçirmezken yazdığı “Lakin İyi Yaşadık” isimli öykü kitabıyla Ayşen Aksakal,  bizleri memleket tarihinin (yine) gürültülü, nümayişli bir dönemine götürüyor. Hem de öykülerinden birindeki bir eşcinsel karakterle…

RÖPORTAJ: YAĞIZCAN AKBULUT

90’lar demişken kitaptaki öyküler hep 90’larda geçiyor. O dönemki Taksim’i Beyoğlu’nu İstanbul’u sizin gözünüzden anlatır mısınız?

Bu sene Beyoğlu Festivali’nde de burada farklı zamanlar geçirmiş aydınla, sanatçılar anlattı ve çok etkilendim. Beyoğlu’nun çok garip bir aurası var ta Osmanlı’dan beri tüm iktidarlar Beyoğlu’nu kendine göre bir alan haline getirmeye çalışıyorlar ve Beyoğlu yaşayan bir organizma gibi inatla direniyor. 90’larda Beyoğlu şimdikinden daha bohem, daha üretken, daha kültür sanat ağırlıklı bir yerdi. Zincir mağazalar çok yoktu herşey daha butikti. İlk çıkan albümleri hep burada duyardık, bütün caddede yüz metrede bir müzik değişirdi. Girer sorardık mağazalara “bu albüm yeni mi çıktı?” diye.  Çok fazla tiyatro grubu vardı. Bu yürürken gördüğümüz bir sürü eski bina vardır ara sokaklarda, bunların bir çoğunda küçük küçük sahneler vardı; 40- 50 kişilik. 50m2 salonu olan bir yeri sahneye dönüştürebilirdiniz. Çok fazla alternatif müzik grupları vardı. Türkü bar gerçeği o zaman da vardı. Ama Taksim’e geldiğinde, birbirinden çok farklı mekanın olduğu, her zamanki gibi marjinalliğin de olduğu değişik bir yerdi. Yolda yürümene bile gerek yoktu; İstiklal’de durup baktığında bile sürükleyici bir  film karesi gibi akardı cadde. Şu an biraz daha turist odaklı bir yer oldu Beyoğlu. Biraz tektipleşiyor o renkliliği kaybediyor Beyoğlu.  Ama bizde şu an Beyoğlu’ndayız ısrarla direniyoruz.

Kitabınız bir bölümde bir tiyatro topluluğunu anlatıyorsunuz. Ve Mehmet diye bir eşcinsel var; o günlerden bu güne eşcinsel mücadelenin içindesiniz. Bu konuyla ilgili ne söylemek istersiniz?

Aslında kitaptaki tüm karakterler dönemin biraz muhalif karakterleri. LGBTİ olmak da doğar doğmaz ister istemez muhalif olmak demek. Ortadoğu’nun bir ülkesiyiz; bizde olduğun gibi yaşayabilmek kendi doğru ifade edebilmek oldukça zor, dünyanın geri kalanında bile zor. Kitaptaki tüm karakterler mücadeleci, muhalif ve hayatta kalmaya çalışan tiplerdi. E haliyle Mehmet de bu kitapta yer almalıydı. Elimden geldiğince, kendimi bildim bileli bu mücadelenin içinde olmaya destek vermeye çabalıyorum.

Peki bir gün çocuklarınızdan birisi eşcinsel olduğunu açıklasa?

Biz bunu eşimle daha ben hamileyken konuştuk ve tabii ki herhangi bir tepki vermeme kararı aldık. Hatta böyle bir şey olacaksa, çocukların bizim çocuğumuz olması şansları olur diye sevindik bile kendi kendimize. Şu an bile kafalarında soru işaretleri olduğunda insanların kendi yaşamları olduğunu anlatıyoruz.  Daha küçükler bu duygular için, daha erken. Ama ilk aşkın nasıl tanımlandığını, aşkın nasıl bir duygu olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Daha aşkı karıştırıyorlar “arkadaşımdan ayrı olunca çok üzülüyorum ben arkadaşıma aşık mıyım?” diye soruyorlar. Hayır o başka bir şey diye anlatmaya çalışıyoruz. İlk aşık olduklarında şekillenecek bu durum o zaman anlayacağız durumu. Ve tabii ki bunun bizim için bir önemi yok. Biz onların mutlu  bireyler olmasını istiyoruz. Mutluluk çok büyük bir lüks daha büyük bir talebimiz olamaz. O yüzden mutlu olmaları bizim için yeterli.

RÖPORTAJIN TAMAMI İÇİN GZONE DERGİ’NİN “EKİM 2016 ” SAYISINI AŞAĞIDAKİ BAĞLANTILARA TIKLAYARAK ÜCRETSİZ OKUYABİLİRSİNİZ…