MURAT RENAY YAZDI: BÜYÜK(!) INFLUENCERLARIN KÜÇÜK DÜNYASI

GZone Dergi'nin Mart-Nisan 2019 sayısında Murat Renay, sosyal medyanın kahramanları "influencer"ları ele aldı. İşte bazı sözde influencerların dünü, bugünü ve yarınınını anlatan o yazı:

“Influence” kelimesinin Türkçe karşılığı “etki”, influencer da “etki eden”, etkileyen anlamına geliyor, sosyal medya özelinde ise insanlara kendi yaşam tarzını, seçimlerini takipçilerine empoze edebilen hesaplara “influencer” deniyor.

Influencer olarak kendini konumlayan insanın, influence ettiği kimseler üzerinde bir hayranlık uyandırması gerekiyor az da olsa. Yani belli bir yaşın üzerinde, maddi durumu fena olmayan, yurt dışına çıkmış, dil bilen, kültür ve sanatı takip eden, belli bir dünya görüşüne sahip insanları etkilemek o kadar da kolay değil ama zaten toplumumuzun yüzde 90’ı bu yukarıda saydığım insanlardan oluşmuyor, o yüzden ne gam. 

SEN KİMSİN Kİ BENİ “INFLUENCE” EDECEKSİN?

Üniversiteyi yeni bitirmiş ya da halen devam eden, influencer olmanın haricinde doğru düzgün bir mesleği olmayan, başkasından gördüğü fotoğraf kadrajlarını veya içerikleri kopyalayan, güzel resim veren ancak dişe dokunur içerik üretmeyen birisi size nasıl etki edebilir? Ediyor demek ki, ettiği iddia ediliyor ya da. 

İşinin duayeni bir modacıdan tavsiyeler almak isterim, beni etkiler. Daha önce başarılı tasarımları olmuş bir iç mimardan elbette dekorasyon önerileri almak isterim, fikirlerine saygı duyarım. Hayatı kendi zevkleriyle yaşayan, kazandığı parayı yaşam biçimine değer katmak için harcayan birinin “lifestyle” önerilerini dikkate alırım. Çünkü geçmiş deneyimlerinde şimdikilerle karşılaştırabileceği şeyler vardır. Deneyime saygı duyarım. Ancak henüz 25 yaşında bile olmayan, bir iki kez es kaza yurt dışına çıkmış, güzel yüzü tatlı dili yüzünden ilgi görmüş, hayat tecrübesi az olan bir genç arkadaş beni nasıl etkisi altına alabilir sorarım size. Elbette herkesin herkesten öğreneceği bir şeyler var, ama sadece o kadar. 

GÖRGÜSÜZLÜK ÇAĞI

“Görgü” denen şey sıkıcı bir kelimeden ibaret değil. Hayatın neredeyse her alanında insana görgü lazım. Oturmasını kalkmasını bilmek de denebilir buna. Ancak görüyoruz ki kimi influencerlar ve celebrity dediğimiz “ünlü” tayfası görgüsüzlüğü adeta bir meziyet gibi sunmakta.

Hayır, bu eski kafalılık değil. Öneri babında ne yediğinizi, neyi beğendiğinizi vermeniz görgüsüzlük değil. Ancak satın aldığınız şeyin markasını gözümüze sokmanız, fiyatından bahsetmeniz, iş için gittiğiniz gezileri sanki kendi paranızla gitmiş gibi paylaşıp durmanız görgüsüzlüktür ve ayıptır.

NE OLSA YERİM, NE OLSA TANITIRIM

“Bedava buldun ye, dayak buldun kaç” gibi bir özdeyişi olan bir topluma neyi anlatıyoruz gerçi diye de düşünmüyor değiliz ama olsun, biraz edep, biraz çekinme, biraz utanma lazım insana.

Elbette mesleği gereği, bir mekana davet edilen gazeteci, influencer ya da her ne ise o kişi, oradaki yemekleri tadacak ve beğendiği/beğenmediği şeyleri yazacaktır. Bir lifestyle yazarı ya da bir influencerın parasını ödeyip yediği yemeği eleştirmesi mesleğine duyduğu saygı gereğince daha etik bir davranıştır. Bedava yediğin şeyi eleştirmek zordur, hatta ayıp da olabilir. 

Madem sen “influencer”sın kendi tercihinle gittiğin mekanları yazman gerekmez mi? Yani bizi “influence” etmen daha doğru değil mi? Önce birileri bedava bir şeylerle seni “influence” etsin sonra sen onunla bizi “influence” et, olur mu öyle? Ne olsa yersin, ne yesen beğenirsin yani öyle mi? Nerde kaldı senin güvenilirliğin, özgün içeriğin? 

Bir cafe ya da lokantanın o aralar promosyon sürecinde olduğunu, tepeden çekilmiş, neredeyse hepsi birbirinin aynısı olan yemek fotoğraflarının influencerların hesaplarında paylaşılmasından anlayabilirsiniz. Bizim ülkemizde olmaz da hani, başka bir ülkede yandaş basının gazetelerinin 10 tanesinde aynı manşetin olması gibi, bizimkiler de falanca cafenin yemeklerini övmeye başlar.

“Hayatımda yediğim en güzel poşe yumurta” (Ananın evinde poşe yumurta mı vardı cidden?), “Avokado’nun ançuezle uyumuna ettiğim tanıklık (Burada bir tarih yatıyor, sanırsın Çanakkale Savaşı’nı anlatıyor)” “Napoli pizzasını Türkiye’de en iyi yapan yer (sorsan değil Napoli, Nazilli’ye bile gitmemiştir)”

Aynı fabrikadan çıkmış gibi yapılan bu paylaşımların çekim aşaması ise daha da acıklı. Gelen yemekler masaya konur, influencerlar sandalyelerin üzerlerine çıkarlar ve yemekleri tepeden çekerler. Eğer birkaç influencerın aynı anda ağırlandığı bir davetse (marka için ucuzluk ve basitlik örneğidir aslında) kimse herkesin fotoğraf çekimi bitene kadar gelen yemeklere dokunmaz. Yemekler buz olur. Sıcakken güzeldiyseler de artık hiçbir önemi yoktur. 

Toplu influencer ağırlama etkinliği değilse de bu mekana davet edilen kişi kendisi sipariş verecektir muhtemelen. 1 çeşit 3 çeşit derken influencer tüm menüyü sipariş veriverir. “Hepsinin tadına bakmalıdır” çünkü, öyle der. Kendisi gurmedir zira. Her şeyi tatması önemlidir. 

İLLA Kİ EŞANTİYON VERECEKSİNİZ

Bu influencerları ağırlamak ve memnun etmek kolay değildir Her gün kapı kapı koşturdukları davetlerde, paylaşım yapmak için genelde bir hediye bekler bazı influencerlar. Yoksa paylaşım yapmazlar. “Yarım elma, gönül alma” gibi bir durum olmaz, hediye ne kadar büyükse paylaşım da o kadar büyür.

Sektörel fuarlarda elinde bez torba ile eşantiyon toplayan yurdum insanına da benzerler aslında bu açıdan bakıldığında. 

AYNI İSİMLER, AYNI PAYLAŞIMLAR

Bazı markaların kafayı taktığı isimler var. Her etkinliğine onları davet ediyorlar. Çünkü o markaların sosyal medya ya da PR ajansları bir hayli tembel. Ne yeni isimlerden, ne yeni trendlerden haberleri var. Varsa yoksa beraber takıldıkları insanları istiyorlar illa ki. Hem de her eventlerine. Aynı tas aynı hamam, aynı influencer aynı kitle. Vizyonsuzluk değil de nedir?

FARKLI PERSONALAR

Normal hayatında gayet suratsız, sizi gördüğünde yüzünüze bile zoraki gülen bir insanın, Instagram’da fanları(!) ile etkileşirken gülücükler saçması, eşcinselliğini -hatta onun neredeyse her fotoğrafını çeken partnerini hemcinsi olduğu için- gizlemek adına kırk takla atması, sınıf atlama kompleksi yüzünden sürekli yabancı marka paylaşarak “ben havalıyım” demeye çalışması da bazı influencer arkadaşların “yazık, yazık” dedirten özellikleri arasında.

ONCA TAKİPÇİ, ONCA ETKİLEŞİM GERÇEK Mİ?

Kimisi için evet, kimisi için hayır. Herkesin takipçisi organik (gerçek) değil ne yazık ki, beğenileri de öyle, hatta bazen yorumları da. Peki markalar neye güvenecek derseniz? Markaların çoğunlukla böyle bir derdi yok. Dijitale ayrılan bu bütçe, ha Ahmet’e ha Mehmet’e harcanmış çok da önemli değil. Yeter ki o influencer düzgün rapor verebilsin.

Öte yandan mikro influencer olarak adlandırılan 50bin ya da 100bin altı takipçili influencerların bazılarının etkileşim oranı 200bin 300bin takipçili çoğu influencerdan daha yüksek oluyor. Yani eğer aklı başında bir marka iseniz “etkileşim” halen en güvenebileceğiniz şey.

PARAYI BULAN BOZULUYOR MU YA DA PARAYI BULMAK İÇİN BOZULUYORLAR MI?

Evet, parayı bulan influencer biraz bozuluyor. İster istemez, işin doğası gereği ürettiği içerik deforme oluyor. İçeriklerini markaların reklam verme stratejilerine göre üretmeye başlıyor. Kazandığı para tatlı geliyor. Samimiyetini kaybediyor. Daha çok izlendikçe kendisini başka bir yöntemle daha fazla kanıtlama derdine giriyor.

Mesela Youtuber Gaga Bulut, daha çok izlenmek uğruna daha marjinal içerik üretmek istedi. İddia karşılığında reşit olmayan iki erkek çocuğunu öpüştürdü ve insanların eline koz vererek kendisini hapiste buldu. Bu, daha çok para kazanmak için bozulmak değil de nedir.

İÇERİK ÜRETMEYEN KAYBOLUR

Peki ne olacak? Şimdilik gemisini yürüten kaptan misali, ordan oraya gidip paylaşım yapan influencerları gelecekte neler bekliyor? O markadan ürün, bu markadan para, diğer markadan hediye çeki derken kendine özel hiçbir içerik üretmeyen, Instagram akışı adeta tanıtım yapan markaların resmi geçidi haline dönüşen influencerları nasıl bir kariyer bekliyor?

Öncelikle bu kişilerin influence ettiği kişilere bir bakalım. Er ya da geç bu kişilerin reklam kuşağı gibi olan akışlarından rahatsız olacaklar. Herkesin bir “influencer” olmak istediği çağımızda, bu eğilim daha da artacak ve donanımsız olarak “ben de yapabilirim” diyenlerin sayısı çoğalacak. Gittikçe fazlalaşan reklam içerikleri, kendini beğenmiş “selfie”lerden insanlar sıkılmaya başlayacak.

Yazı boyunca pek isim vermedik ama haydi bizim dünyaya yakın isimlerden bir iki örnek verelim;

Mesela Kerimcan Durmaz; ünü çoğalmaya başladıkça ürettiği içerik azaldı. Daha az komik hale geldi.  İçeriğin kral olduğu Youtube’da tutunamadı. “Ben bir celebrity”im düşüncesi ile ağzından çıkanlara çok dikkat etmeye başladı, dönemin ünlülerini tanıdığı için “ona ayıp olur, buna ayıp olur” diyerek kısa Youtube geçmişinde bile aktif olamadı, gittikçe gullümsüz bir insan haline geldi. Caner, Samet ve Selin’den oluşan kafilesi ile “The Big 4” diye bir reality show yapma girişimi oldu ancak tembellikten midir yoksa “real (gerçek)” olan şeylerin azlığından mıdır nedir, bu heves de kısa sürdü.

Mesela Danla Biliç; ünlendikçe içeriklerinin sayısı seyrekleşti. “Ben oldum” dedikten sonra pırıltsını kaybetmeye başladı. Makyaj videoları kendi kendinin parodisi haline geldi. Markalardan gelecek sponsorlukları düşündükçe marka eleştirisi yapması imkansız hale geldi. Videoları komik olmaktan uzaklaştı. Onun personası haline gelen kaba saba konuşmaları, küfürlerini sansürleyerek “tatlı kız”ı oynamak istedi, o kıyafet ona yakışmadı.

İşte tam da bunlar yüzünden, zaten önemli olan içeriğin değeri daha da artacak. İçerik üretmeyen kaybolacak. İçerik her zaman kraldı, halen de öyle olmaya devam edecek.

Her influencer para kazanmak için içerik üretmek yerine, kendi alanında en iyi içeriği üretmek için çalışmalı. Ancak bu sayede kendine uygun kitlesinin saygısını kazanabilir ve ancak bu sayede reklamlı içerikleri daha inandırıcı olur ve dolayısıyla marka için daha tatmin edici bir hale gelir.

Herkese en sevdiği influencer ile musmutlu bir sosyal medya hayatı dileriz.