863269c786
can-gox

CAN GOX: HOMOFOBİ DÜNYANIN EN BÜYÜK HASTALIĞI

GZone Dergi Kasım 2017 sayısında, kendi tarzını “Anadolu Blues” olarak tanımlayan Can Gox de var. 

Verdiği bir çok konserle hatrı sayılır bir dinleyici kitlesi edinen Can Gox’le GZone ekibinden Mert Bell görüştü. 

İşte bu röportaj:

Nasıl bir çocuktun? Bugün olduğun kişi olmak hayal ettiğin bir şey miydi?

Çocuklukta şarkıcı olmak gibi bir planım yoktu. Bando şefi veya  uzun yol kaptanı olmak istemiştim.  Çocukluğumda evde sakindim ama okulda çok yaramazdım. Okulda ortalığı birbirine katan bir öğrenciydim. 5 sene içerisinde 4 ilkokul değiştirdim siz düşünün

Müziğe yeteneğini fark ettiğin an ve hayatını müzik yaparak geçirmeye karar verdiğin an arasında ne kadar zaman var? Bu zaman diliminde neler oldu?

İnsan gitarı eline alınca veya şarkı söylemeye başlayınca bir anda ben müzisyen olacağım diye hayali bir karara ulaşıyor. O ilk anı sorarsanız Kuşadası’nda karşılaştığım bir siyahi grup vardı. Kaldığımız yerin yan tarafındaki evde  kalıyorlardı. O zamanlar 12-13 yaşlarındaydım. Gitar çalıyorlar ve blues yapıyorlardı.  Ben de birkaç tane blues şarkı biliyordum. Bir gün bir kafede karşılaştık. Ellerinde gitarlar müzik yapıyorlardı ve onlara eşlik edip şarkı söyledim.  Bana sen şarkıcı olacaksın dediler.

O zamana kadar akılda hiç müzik yoktu galiba?

Her gitarist, her gitar çalan, her şarkı söyleyen kişi 2-3 sene bir hevesle devam eder ve sonra bir köşeye bırakır.  Ama ciddiye aldığım ve ciddiye alındığımı hissettiğim ilk an o insanlarla tanıştığım andı.  İlk blues repertuarım o otelde çalışan siyahi müzisyenler tarafından geliştirildi. Beraber öğrendik ve onlardan ders aldım.

Peki bu geçiş aşamasında neler yaşandı? Neler değişti hayatında?

O dönemler gazetelerin düzenlediği müzik yarışmaları vardı. Oralarda deneyip, gerçekten profesyonel sahnenin ne demek olduğunu öğrendikten sonra evet bu iş tamamen benim istediğim bir iş haline dönüştü dedim. Ailemden destek aldım ve bu konuda bir zorluk yaşamadım. Çevremden destek almadım çünkü sesim çok kötüydü. Lise 2’ye kadar bildiğin karga gibiydim. Gelişim çağında erkeklerin sesi tam oturmuyor. Bir kısılıyor, bir inceliyor, bir kalınlaşıyor. Lisedeki arkadaşlarım yıllığıma bile yazmıştır kulaklarımızı parçaladın diye. Tabii o yırtık sesi çıkartmaya sürekli uğraşıyorsun. Kendini zorlayan, blues gırtlağı çalışan ve zorlama şarkıları söyleyen bir adamdım. Jetonla çalışan ve şarkı seçip karaoke yapabildiğiniz Fame City isimli bir yer vardı. Lisede sesim oturduktan sonra orada bir gün Beatles’tan bir şarkı söyledim ve bir hafta boyunca benim söylediğim şarkıyı söylediler. O zaman dedim ki benden bir şey olur.

“Kaybedenler Kulübü” film müziklerine dahil olmanla işin rengi değişmiş gibi görünüyor. O projeye dahil oluşunu anlatır mısın? Sonucunda böyle bir tanınırlık elde edeceğini düşünmüş müydün?

Böyle bir tanınırlık elde edeceğimizi hiç birimiz düşünmedik. Kadıköy sokaklarında geçen samimi bir film. Kült olacağını da tahmin etmiyorduk. Sadece senaryo olarak yaşantımızı ve neler oluyorsa hiç değiştirmeden filme soktuk. Kaan Çaydamlı, Mete Onduk, Erol Egemen, Mehmet Ada Öztekin… Kaybedenler tayfasıyla biz Kadıköy’de hayatımıza devam ediyorduk dostluk olarak. Kapalı şiir okumaları yapan, altı kırk beş yayınlarının düzenlediği çeşitli organizasyonlarda bir araya gelen bir gruptuk ve orada müzik tarafı da bendeydi. ‘’Can biz okuma yapacağız hadi sende gel müziğini yap’’ dedikleri zaman, hem şiir okuması, hem metin okuması, hem de müzik tarafı blues, jazz, kendi bestelerimizi çaldığımız ortamlar yaratıyorduk. Ama sonrasında bir gün ciddi olarak, Kaan ağabey ile Mehmet Ada Öztekin çağırıp da ‘’Can filmin müzikleri sende, hayırlı olsun’’ dediklerinde gurur duydum. Başkasına vermeleri de beni kırardı içten; ama çaktırmazdım.

Tanınırlık elde edeceğini hiç düşünüyor muydun?

Hiç düşünmüyorduk. Böyle bir proje filmi değildi. Şu kadar tiraj elde edeceğiz, bu kadar  gişe yapacak diye planlasaydık başka bir film çekerdik. Ama bu filmde sadece yaşantıyı çektiğimiz için, bir anda milyonlara doğru gidince ve internette en çok izlenen film olunca ardından bizim şarkılar da en çok dinlenen şarkılar olunca biz dedik ki eyvah bu iş başka bir yöne gitti.

Birçok şarkı ve türkü coverlarının repertuvarında önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Çocukluğundan bu yana kimleri dinledin, bu coverları neye göre seçiyorsun?

Çocukluğumdan beri Cem Karaca’lar, Barış Manço’lar TRT’deki pazar günü musiki konserleri bizim evimizden eksik olmazdı. Ve 88.2 Polis Radyosu adı altında oradan çok şey öğrendiğime inanıyorum. Çok fazla belgesel, müzik kuşakları vardı. Ediz’in hayatını oradan öğrendim. Jim Morrison’ı, Edip Akbayram’ı ilk orada dinledim. O radyo çok kaliteli bir yayın yelpazesine sahipti. Jazz’dan türküye kadar…  Neşet Ertaş’ı , Müslüm Gürses’i orada duydum. Radyolar bizim hayatımızda çok önemliydi; çünkü televizyon, telefon, internet yoktu bizde.

Bir yandan kendi şarkılarını da yazıyorsun. Nelerden ilham alıyorsun yazarken, kendi hayatından şeyler mi yazdıkların?

Birebir kendi yaşanmışlıklarımı yazıyorum. Ben sanatçıları ve müzisyenleri bir kayıt cihazı olarak görüyorum. Biz sokakta yürürken algılar biraz fazla açık olduğu için, yani acı çeken kedi gördüğümüzde ağlayıp, mutlu olan bir çift gördüğümüzde de gözlerimiz dolan insanlarız. Onun için bunlar bizde bilinçaltına sürekli kod edildiği için bir gün oturduğumuzda tak diye bütün her şeyi bir anda, film karesi gibi gözümüzün önünden geçebiliyor ve onu kağıda dökebiliyoruz.Duyguya çevirebiliyoruz. Bu kayıt cihazını iyi ve faydalı kullanmak lazım.  İlham aldıklarım da bu gördüklerim.

Enstrümanist yönüne mi yoksa şarkıcılığına mı daha çok güveniyorsun?

Lise zamanımda sesime güvendiğim andan itibaren gitarı eşlik enstrümanı olarak gördüm kendime. Zaten gitaristim diye bir iddiam yok. Ama şarkılarımı bestelerken tabii ki bir enstrümana ihtiyacım var. O da gitar ve piyano.

Sıklıkla konser veriyorsun. Nasıl geçiyor konserlerin? Seyirci ile iletişimin oldukça iyi olmalı.

Seyirci ile iletişimimiz dostane ve abi-kardeş ilişkisi içerisinde. Seyirci ile dinleyiciyi şöyle görüyorum; beni evinde kabul eden ve yanına alan dostlar olarak görüyorum. Bu saygı çerçevesince insanlara yaklaşımım var. Düşünün ki en kötü anından en mutlu anına kadar sizi yanında bulundurmuş bir kişiye nasıl saygı duymazsınız. Bu çok önemli benim için. Konserlerim de çok yoğun geçiyor. Rock’n Roll’un büyük bir yalan olduğuna inanıyorum. Öyle televizyonlarda filmlerde gördüğümüz gibi Rock’n Roll yaşanmıyormuş. Gerçekten bu konser temposuna dayanabilmek için insanların kendilerine çok iyi bakmaları gerekiyormuş. Yani düşünün sesiniz kısılsa bile 10 tane konserinizin iptal olabileceği bir ortamda, bütün bize anlatılan konser idollerinin hepsinin altyapıda neler yaşadığını şimdi çok daha iyi anlamaya başladım. Ve hayat öyle değil, hayatın gerçekliği yola çıktıktan sonra insanın yaşadığı bir şey oluyor.

Ayda kaç konser veriyorsun?

Rekorumuz 20. 20’yi geçtiği de oluyor.Son 6 aya baktığımızda ortalamamız 12-15 arasında. Bu bizi gerçekten yoruyor  fakat sahneye adım attıktan sonra her şeyi unutuyor insan. Bu gerçekmiş yani.

Her şey bitip eve döndüğünde rutinin nedir? Seni neler mutlu ediyor?

Adrenalin çok yüksek olduğu için uyuyamama gibi bir rutinimiz var. Konserden sonra 3-4 saat uyuyamıyorsun.  Ne yaparsan yap. Bu sanatçı için de geçerli, sporcu için de geçerli. O rutin içerisinde televizyon izleyebiliyorum, kahve içebiliyorum, çay içebiliyorum, çok acıkmışsam sağlıklı bir şeyler yemeğe çalışıyorum son dönemde. Kan şekerini ve adrenalini düşüren şeyler yapıp, uykuya dalmayı tercih ediyorum. Konserden sonra bir ritüelim yok, after partiye gitmem. Öyle bir alışkanlığım da yok.

Şarkılarının TV dizilerinde kullanılması konusundaki fikrin nedir?

Çok yararlı olduğunu düşünüyorum  ve insanlarla şarkıları paylaşmanın görselle birlikte olduğu zaman daha güçlü olduğuna inanıyorum. Senaryoya uygun olarak şarkı görsel içerisinde gerçekten yerini bulmuşsa, o şarkının kat edeceği yol çok daha kestirme oluyor.

Rock müziğin zaman zaman homofobik olduğunu düşünüyor musun?

Rock müzik biraz maço. Yani kadın için de geçerli, erkek için de geçerli. Homofobik olmak konusunda çok sert tavırlı tasvip etmediğimiz davranışlar var. Homofobi dünyanın en büyük hastalığı bence. O insanları da büyük bir hastalığa kapılmış, yaralı insanlar olarak görüyorum. Rock müzik sosyokültürel olarak geçmişten günümüze kadar homoseksüel seçime saygılıdır. Genel olarak homofobik olmak insanlığın en büyük hastalıklarından biri. Daha doğrusu ayrımcılık. Bunu sadece rock müzik dinleyen kitle için söylemek doğru olmaz.  Tüm insanlar geçerli.

Gelecekte eşcinsel veya trans bir çocuğun olursa bu durumu nasıl karşılarsın?

Ne yaparsan yap, bu bir yönelim. İnsanın şah damarını niye kesmek istersiniz ki durup dururken? İnsanın zihnini ve yaşam felsefesini nasıl elinden alabilirsiniz ki? İnsanın inandığı, hissettiği hislerini nasıl kopartabilirsiniz ellerinden? Bu dünyanın en faşistçe davranışı olur eğer ona bir tepki verirsem.

Cansu Yılmaz’a (İnci Razaki PR) teşekkürler.

GZONE DERGİ KASIM 2017 SAYISI’nın tamamını aşağıdaki görsele tıklayarak okuyabilirsiniz.

Ayrınca Bakın

elif-kaya

ELİF KAYA: RUHUM DOĞUŞTAN BİSEKSÜEL

GZone Dergi Kasım 2017 sayısının konuklarından biri de, son birkaç yıldır çıkışını takip ettiğimiz ve ...