863269c786
film-festivali-saturday-church

İŞTE 2018 İSTANBUL FİLM FESTİVALİ’NİN LGBTİ İÇERİKLİ FİLMLERİ

Türkiye’nin en büyük uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali bu sene 37. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Açıklanan festival programındaki LGBTİ içerikli filmlere sizler için göz attık. 

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Vodafone Red sponsorluğunda düzenlenen, Türkiye’nin en büyük uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, bu yıl 37. kez sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 6-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek 37. İstanbul Film Festivali’nde Türkiye ve dünya sinemasının en nitelikli ve başarılı örneklerinin yanı sıra usta sinemacılarla söyleşiler yer alıyor.

  1. İstanbul Film Festivali dünya sinemasının en yeni örnekleri, kült yapıtlar, usta yönetmenlerin son filmleri, yeni keşifler ve gizli hazinelerin aralarında olduğu 198 uzun metrajlı ve 12 kısa filminden oluşan zengin programıyla festival takipçileriyle buluşuyor. Festival kapsamında 12 günde, 18 bölümde 43 ülkeden 218 yönetmenin toplam 210 filmi gösterilecek. Festivalde gösterimlerin yanı sıra konuk yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleştirilecek sohbetler, konserler ve özel etkinlikler de yer alacak.

Detaylı program ve 37. İstanbul Film Festivali ile ilgili tüm bilgiler http://film.iksv.org/tr adresinde.

Festival programındaki bu sene de her sene olduğu gibi LGBTİ içerikli filmler yer alıyor. İşte bu filmlerin tam listesi:

MİRASÇILAR -LAS HEREDERAS- THE HEIRESSES

Paraguaylı yönetmen Marcelo Martinessi, dünya prömiyerini yaptığı Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen ilk uzun metrajlı filminde iki kadının 30 yıllık birlikteliklerinin ekonomik sorunlarla nasıl yıprandığını ve yeni bir niteliğe büründüğünü anlatıyor. Ailelerinden kalan mirasın son kırıntılarını da satınca, Chela ve Chiquita çaresiz kalır–Chiquita hapse düşer, Chela ise korsan taksicilik yapmaya başlar. Hayatın zorluklarının boylarını aştığını düşündükleri anda Chela yeni bir aşka düşer. Sınıf farklılıklarına ve kadın özgürleşmesine özgün bir bakışla yaklaşan Mirasçılar, sinema üretiminin kısıtlı olduğu Paraguay’dan çıkan en nitelikli filmlerden.


CUMARTESİ GRUBU – SATURDAY CHURCH

Maggie’s Plan / Kördüğüm’ün yapımcısı olarak tanınan Damon Cardasis’in bu ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesi, müzikten, hayatın ironisinden ve çocukların hayal dünyasından beslenen bir dram. On dört yaşındaki bir ergenin, yaşadığı cinsel ve dinsel kimlik bunalımından kurduğu hayallere sarılarak kurtulma çabasını anlatan Cumartesi Grubu, müzikal sinemanın geleneklerini dramla birleştiren, özgün bir film. Cardasis, farklı türleri bir araya getiren yaklaşımıyla çocukluk ve yetişkinlik arasında da dikkat çekici bir köprü kurarak filmini ziyadesiyle ilginç kılıyor. Cumartesi Grubu, izleyenin kalbini ısıtan, hassas, şiirsel ve coşku dolu bir film.


MARVIN – REINVENTING MARVIN

Usta Fransız yönetmen Anne Fontaine’in yeni filmi, aktör olma hayaliyle köydeki evinden ve bunaltıcı hayatından kaçan bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Fontaine’in odağında çocuklara cinsiyet rolleri üzerinden dayatılan ve yönelimleri neticesinde onları dışlayan bir eğitim sistemi ve toplumda kökleşmiş tahammülsüzlük var. Film, Marvin’in hayatını çocukluğu ve gençliği üzerinden, iki farklı düzlemde anlatıyor ve hayallerine yönelik etraflı bir çerçeve çiziyor. Filmde kendini canlandıran Isabelle Huppert’in renkli performansı da, tıpkı başrolü üstlenen Finnegan Oldfield gibi göz kamaştırıcı.


PASTACI – DER KUCHENMACHER – THE CAKEMAKER

Hamur, yas ve aşk… Berlin’de yaşayan İsrailli yönetmen Ofir Raul Grazier’in bu ilk uzun metrajlı filmi, yönetmeninin sözleriyle “dış kimliklerle tanımlanmak istemeyenlerin hikâyesi”ni anlatıyor ve aynı adamın yasını tutan Alman bir fırıncı adam ile dul kalan İsrailli bir kadını izliyor. Hüzünlü bir aşk üçgeninden yola çıkan Pastacı, dünya prömiyerini yaptığı Karlovy Vary Film Festivali’nde özellikle aşk ve aile kavramlarına incelikli bakış açısı; yas tutma, din, aile arasındaki çetrefil bağlar ve yemek tutkusunu işleyişiyle dikkat çekti.


EVLİLİK -MARTESA – THE MARRIAGE

Anita Kosova savaşının izlerini halen üzerinde taşıyan genç bir kadındır. Yakında evleneceği nişanlısı Bekim’le sevgi dolu bir ilişkisi vardır. Ancak, Bekim’in Paris’teki müzisyen arkadaşı Nol’un dönüşü , ilişkilerinde Anita’nın anlam veremediği bir değişiklik yaratacaktır. Blerta Zeqiri’nin yönettiği ve üç başrol oyuncusunun da fevkalade bir performans gösterdiği bu sürükleyici ilk film sırlar üzerine inşa edilmiş bir hayat kurmanın acılarını gözler önüne sererken, bir evlilik üzerinden geçmişiyle yüzleşememiş bir toplumu sorguluyor.


CAMERON POST’A TERS TERAPİ – THE MISEDUCATION OF CAMERON POST

2014 tarihli Appropriate Behavior’ın yönetmeni ve yıldızı olarak tanıdığımız Desiree Akhavan’ın Sundance’te ödül kazanan filmi, Emily Danforth’un romanından uyarlanan, sıcak ve özgün bir büyüme hikâyesi anlatıyor. Filme adını veren Cameron Post, lisede herkesin gıpta ettiği bir kızdır. Cameron mezuniyet gecesinde bir kızla sevişirken yakalanır ve bunun üzerine zorla bir “dönüştürme terapisi” merkezine yollanır. Disiplin, ahlak, “düzcinselleştirme” gibi yöntemlerin uygulandığı bu tuhaf merkezde Cameron yeni arkadaşlar edinir. Kimliğine ve kişiliğine sahip çıkan ergen bir kızı anlatan bu dokunaklı ve samimi film, “dönüştürme merkezinde” geçen bir Guguk Kuşu sanki.


OBSCURRO BAROCCO

Dönüşümlerin, kâbusların ve rüyaların kenti Rio… Gecenin getirdikleri ardı ardına geçiyor perdeden: Masklar ve makyaj, genç bedenlerin ardı sıra Rio’nun yeraltı dünyasını renklendiriyor. Kamera, tıpkı bir uyurgezer gibi, bilincini Brezilya’nın kuir dünyasının ikonlarından trans* anlatıcı Luana Muniz’e teslim ediyor. Halen Paris’te sinema öğrenimini sürdüren Yunanlı yönetmen Evangelia Kranioti, Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan filminde tıpkı kurmacayla belgeseli karıştırdığı gibi şiirle deneme, protestolarla karnaval, cinsiyetler arasındaki sınırları belirsizleştiriyor.


MUTLU PRENS – THE HAPPY PRINCE

En İyi Arkadaşım Evleniyor’dan Aşık Shakespeare’e birçok filmde rol alan ünlü İngiliz oyuncu Rupert Everett ilk kez kameranın arkasına da geçti ve şahsi kahramanlarından Oscar Wilde’ı canlandırdığı Mutlu Prens’i çekti. Berlin Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan film, efsanevi İngiliz yazar Wilde’ı, eşcinsel olduğu için ahlaksızlık suçuyla atıldığı hapisten çıkışından sonraki son yıllarında izliyor. Wilde, düşkün bir birey olarak farklı isimlerle Avrupa’nın çeşitli kentlerine gidiyor; bir yandan sağlığı bir yandan da parası tükenirken zarafeti ve onurunu, ama en önemlisi nüktedanlığıyla yaratıcılığını korumaya devam ediyor.


COBY

ABD’nin hoşgörüsü sınırlı orta batı bölgelerinde, sıradan bir kasabada yaşayan 23 yaşındaki Suzanna, cinsiyet geçiş operasyonuyla erkek oldu ve adını Coby olarak değiştirdi. Adını, yaşamı baştan aşağı değişen başkarakterinden alan Coby, “neden”i değil “nasıl”ı soruyor ve yalnızca bu zorlu süreçten geçen Coby’yi değil, onunla birlikte kendi kabuğunu kırarak değişen ailesini de yakından gözlemliyor. Coby’nin babasının dediği gibi “değişmenin sonuçları var, ama değişmemenin de sonuçları oluyor.” Yönetmen Christian Sonderegger’in üvey kardeşi üzerinden yalnızca trans* bireylerin zorluklarını değil, değişimin kendisini de konu aldığı bu ilk uzun metraj belgeseli, ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nin bağımsız sinema bölümü ACID’de yaptı.


BİR MAHALLE HİKÂYESİ -SOLDATII. POVESTE DIN FERENTARI

Bükreş’in kenar mahallelerinde geçen Bir Mahalle Hikâyesi, birçok yönüyle hem tabuları yıkan hem de sınırları aşan, alışılmadık bir aşk hikâyesi anlatıyor. Kırklı yaşlarındaki utangaç antropolog Adi, manele müziğini incelemek üzere taşındığı kötü ünlü Ferentari semtinde eski suçlu Alberto ile tanışır. Akıllarında yokken gizli bir ilişki yaşamaya başlayan ikili, fakirliğin kıskacına düşünce birbirlerinden çok farklı güç ve baskınlık mekanizmalarını işletmeye başlar. Biri ümitsiz biri hürriyetsiz kalmış iki çok farklı sınıftan adam için yaşam koşullarının hem ekonomik hem de toplumsal açıdan zorlayıcı olduğu Roman gettosu Ferentari’de huzura kaçış yolları hep kapalıdır. Bir Mahalle Hikâyesi, Radu Jude’nin Yaralı Kalpler filminde rol alan Sırbistan doğumlu Bosnalı yönetmen Ivana Mladenović’in ilk uzun metrajlı kurmaca filmi.


İTAATSİZLİK – DISOBEDIANCE

Bu yıl Yabancı Dilde En iyi Film dalında Oscar alan, geçtiğimiz yıl da Filmekimi’nin hit filmleri arasında yer alan Muhteşem Kadın’ın yönetmeni Sebastián Lelio başrollerini Rachel McAdams ile Rachel Weisz’a teslim ettiği son filminde zorluklara göğüs geren kadın karakterlere empatiyle bakmayı sürdürüyor. New York’ta yaşayan başarılı fotoğrafçı Ronit, babasının ölümü üzerine Londra’ya döner. Uzun yıllar önce terk etmiş olduğu dindar Yahudi cemaati onu soğuklukla karşılar. Gençlik arkadaşları Esti ile Dovid evlenmiş ve cemaatte saygın yerleri olan birer öğretmen olmuştur. İki kız arkadaş arasında gençlik yıllarında yaşanan yakınlaşma yetişkin kadınlar olarak kimliklerini sorgulamalarına vesile olacaktır. Ortak inanç ve bireysel özgürlüklere hassas yaklaşımıyla nüanslarla bezeli bu çok katmanlı film uzun süre zihninizi kurcalayacak.


GÖRGÜ KURALLARI – AS BOAS MANEIRAS – GOOD MANNERS

Gerilim filmleriyle dikkat çeken yönetmen ikili Juliana Rojas ve Marco Dutra’nın birçok festivalden ödülle dönen yeni filmleri, fantastik ile sosyal gerilimi bir arada kullanan çağdaş bir masal. Görgü Kuralları, São Paulo’da tek başına yaşayan hemşire Clara’yı izliyor. Hamile bir kadın, henüz doğmamış çocuğuna dadılık yapması için Clara’yla anlaşıyor. Zamanla yakınlaşan iki kadın, beklenmedik bir olay sonrasında planlarını değiştirmek zorunda kalıyorlar. Başrolünde Angola asıllı Portekizli dansçı ve oyuncu Isabél Zuaa’nın dikkat çektiği film annelik, toplumsal sınıf, aile kavramlarını tartışmaya açarken bedensel değişim ve cinsel arzu gibi kavramları da ele alıyor.


BABA -ABU -FATHER

Baba kendine yazılmış bir mektup, bir kendini keşfetme, ömürlük bir hesaplaşma yolculuğu… Ailesiyle birlikte Pakistan’dan Kanada’ya göç eden Arshad Khan, eşcinsel olduğunu fark ediyor. Arshad, Bollywood filmleri, şahsi videolar, canlandırma parçalarla birlikte mizahı esirgemeyen bir hikâyeyle kendi içsel yolculuğunu ailesininkiyle birlikte anlatmayı seçiyor. Son derece öznel bir noktadan yola çıksa da Baba cinsellik, göç, aile, kader, gelenek, din, çağdaşlık gibi kavramlara değinerek evrenselliğini de koruyor.


ÇILGIN YILLARIMIZ – NOS ANNÉES FOLLES – GOLDEN YEARS

Cephede savaşan bir erkekken sahnelerin aranan kadın yıldızı olmak, Paul iken Suzanne olmak… Birinci Dünya Savaşı sırasında askerden kaçmak için kendini yaralayan Paul, cepheye dönmemek için karısı Louise’in de yardımıyla kadın kılığına girer ve Suzanne adını alır. Yeni kimliğini benimseyen Suzanne, 1920’lerin bohem Paris’inde kendi hikâyesini anlattığı sahne şovlarıyla ünlenir. Suzanne, genel af çıktıktan sonra yeniden Paul olmak isteyecek midir? Festivalde daha önce Yaş 17 filmini izlediğimiz yönetmen André Téchiné, Cannes Film Festivali’nde dünya prömiyeri yapılan ve gerçek olaylardan esinlenen filminin “bir cinsel kimlik yolculuğu ve olağandışı bir aşk hikâyesi” anlattığını söylüyor.

Ayrınca Bakın

seyhan-arman-gzone

SEYHAN ARMAN “EN İYİ KADIN OYUNCU” ÖDÜLÜNE ADAY GÖSTERİLEREK BİR İLKE İMZA ATTI

“Yeni Tiyatro Dergisi 6. Emek ve Başarı Ödülleri” adayları açıklandı. Seyhan Arman, “Küründen Kabare” oyunu ile ...