863269c786
Bilge-karasu

KAAN ARER YAZDI: BİLGE KARASU VE AYNALARIMIZ

GZone Dergi yaşam yazarı Kaan Arer, bu ayki biyografi yazısında Türk edebiyatının yeteri kadar kıymeti bilinmeyen, naif ismi Bilge Karasu’yu kaleme aldı. 

İşte “Bilge Karasu ve Aynalarımız” isimli bu yazı:

“Ama arada bir, inanılmaz şeyler de oluyor; olmasa, umut diye bir şey kalır mıydı zaten?”

“Hangi ayna kendimizi gösterecek bize?” diye sorarak başlar kitabında. Hayatını oldukça nitelikli bir okur-yazar olarak tamamlayan Bilge Karasu, sanatın birçok alanında yetkin ve üretken; tek bir metinde farklı türleri iç içe geçirebilen başarılı bir sanatçıdır. Aynı zamanda sınırları Türkiye’yi aşan bir düşünce insanı olarak anılmaktadır. Sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi kavram ve temalar eserlerinin hareket noktası olmuştur. Yaşadığı ve yazdığı dönemde nitelikli edebiyat teorisi henüz batı sınırlarından Türkiye’ye geçememişken, o; Umberto Eco, Benedetto Croce, Georges Dumezil, Roland Barthes, Michel Foucault gibi felsefe, dil ve edebiyat bili min büyük teorisyenlerini okumuş; Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünde verdiği, henüz eğitim sisteminde yer almayan “metin okuma yazma“, “imbilim” ve “üst-mantık” dersleriyle onlarca öğrenci yetiştirmiştir.

Bilge Karasu 1950 kuşağı öykücüleri arasında adını duyurmuş ve bireyin sorunlarına ağırlık veren, onun günlük hayatındaki açmazlarını derinlemesine işleyen bir çizgide eserler kaleme almıştır. Karasu üslupta, dilde ve konuda sınırsızlığı ilke edinmiş; herhangi bir edebi topluluğun içinde yer almamıştır. Hayattayken, Yahudi bir aileden gelmesi ve eşcinsel olması –bunun bilinmesi- sebebiyle, cinsiyetçi ve gelenekçi edebiyat çevrelerince dışlanmış; “yalnız adam”, “yabancı” ve “kaçak” gibi söylemlere maruz kalmıştır.

Eşcinsellerin tarihi de yeni yazılmaya başlıyor. Yeni yeni… Omuzlarına yüklenen bütün suçların, yazıkların, ayıpların ötekilerce eşitçe paylaşılması gerektiğini göstererek işe başlamak, eşcinsellere düşer. Birçok yazar söyledi, kadın kendine kendi gözleriyle değil erkeklerin kurup yakıştırdığı imgelerin gerektirdiği bakışla bakıyor diye… Eşcinsel de, kendinden olmayanın, kendi gibi olmayanın bakışını kendi gözünden silip atmadıkça, kendine kendi gözüyle bakmadıkça kurtulmak şöyle dursun, kendini tanıyamayacak bile…”(22 Aralık 1977)

Bilge Karasu 1930’da İstanbul’da dünyaya geldi. Ailesi Musevi asıllıydı. Türkiye’de daha kolay yaşayabilmek için resmi olarak müslümanlığı seçmişlerdi. Bilge Karasu aslında Musevi âdetlerinin hakim olduğu müslüman bir aileye doğmuştu. Aile bağlarının çok derinlere uzanmadığını, aslında aileden zengin olmadığını bir ömür boyunca ispatlamak zorunda kalmıştı. Anne babasının Musevi asıllı olmasından dolayı Musevi asıllı Osmanlı siyasetçi Emanuel Karasu ve onun yeğeni dünyaca ünlü yoğurt şirketi Danone Grubu’nun kurucusu İzak Karasu ile herhangi bir akrabalık ilişkisi olduğuna inanılıyordu. Bilge Karasu’nun böyle bir aile bağı olmadığı gibi paraya, mülke önem vermeyen birisiydi.

Şişli Terakki Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğrenim gördü. 1963 yılında, Rockfeller bursuyla gittiği Avrupa’dan 1964’de dönerek çevirmenliğe başladı. Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde ve Ankara Radyosu dış yayınlar servisinde çalıştı.  Ankara Radyosu için radyo oyunları yazdı. 1974 yılından ölümüne kadar Hacettepe Üniversitesi’ Felsefe bölümünde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Ankara’da Nilgün Sokak’ta yıllarca küçük bir bodrum katında yaşadı. 14 Temmuz 1995’de pankreas kanseri tedavisi sürerken 65 yıllık hayatına Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nde veda etmiştir.

“Herkesi aldatmış, aldatmayı iş edinmiş bile olsak, kendimizi aldatmamak gerekmez mi? Yoksa kendi kendimizi aldatır da bunun bile farkına varmaz mı olduk?”

Eşcinsel olduğunu saklama ya da açıklama gereği duymayan Bilge Karasu insanın kendisini doğduğu gibi kabul etmesi ya da edememesi üzerine felsefi sorgulamalar yapmayı sevmiştir. Kitaplarında yer alan karakterlerin konuşmaları sürekli bir sorgulama içindedir. Bu sorgulamaların yazarın kişisel hayatıyla ilgili hesaplaşmasına ne kadar da yoğun bir şekilde değindiği ortadadır. Bilge Karasu yaşadığı hayatın bohem tarafından aldığı güçle daha rahat bir şekilde kendini aldatmamayı seçerken çevresindeki eşcinsellerin bu kadar saklanmalarını, sürekli farklı hayatların tiyatrolarında baş rol oynamalarını hiçbir zaman anlamlı bulamadığını sık sık dile getirmiştir. Bu çağrıları 1970’ler Türkiye’sinde cevapsız kaldıkça sıkılmış ve artık kandırmanın gerçek, gerçeğin ise bir kandırmaca olma ihtimali üzerine durmaya başlamıştır.

“Bir erkeğin erkeklere bakması, bakmaktan hoşlanması, onlarla sevişmek istemesi, bütün yaşamını bu özerk çevresinde kurmak istemesi, kurmuş olması ne demektir? Her şeyden önce ayrı bir dil konuşması. Hem de ‘digince’ diye ‘özel’ bir dil kullanması anlamında değil.

Dünyayı kendilerine de, başkalarına da anlaşılır kılmak üzere konuştukları dili, sürekli olarak, bir başka dizgeye göre ayarlamak zorunda kalan insanlardır eşcinseller; bu ayarlama, getirdiği sıkıntının yanı sıra, ‘beni anlayanlar’ ile ‘beni anlayamazlar’ arasındaki bölüntünün verdiği bir ‘bizler’ duygusunun da kaynağı oluyor sanıyorum. Bu ‘biz’lik her zaman yüreklendirici değildir ama yerinde de o yüreklendirme işini yerine getiriyor.”(10 Temmuz 1977)

Türk edebiyatında eşcinsel temalı ilk ve saf sevgi öyküleri Bilge Karasu’ya aittir. Eşcinsellerin en cesur ve en edebi kişiliği olarak adlandırılabilir. Yaşadığı dönem göz önüne alındığında Ankara’da bir devlet üniversitesinde öğretim üyeliği yaparken cesurca varlığından bahsedebilen yegane insanlardandır. Sevginin cinsiyetsiz bir şey olduğunu anlatmak onun yaşam felsefesi haline gelmiştir. Tüm hikayelerinde sevgiyi, insanın bir başkasına aktaracağı “en büyük şey ya da en büyük şeylerden biri” olarak görür. Sevginin, yalnız bir coşku, bir fışkırtma değil, bir ilişkinin temeli olabileceğini ama o ilişkinin de o sevginin kalıbınca kurulup yaşanması gerektiğine inanır. Sevgiye olan saygının kaybolmaması her zaman insanlığı diri tutacaktır. Metinlerinde, sadece iki insan arasında görülmez sevgi. Çoğu zaman hayvanlara, çoğu zamanda okumaya ve kitaplara duyduğu sevgiyi anlatır yahut işler.

“Eşcinsel ‘olunmaz’. Olunmuyor. Uyanıldığı zaman eşcinsel olunmuştur. Eşcinsel olunduğunun da farkına varılıverir bir gün. Oluşumun değil, olunduğunun. Ama sanatta, bilgide, siyasalda nasıl her yeni gelen, her acemi, eğitilirse, eğitilmek gerekirse, eşcinsellikte de yenilerin, acemilerin eğitilmesi söz konusudur.

‘Kötü’ arkadaşlar arasına düşüldüğü için ‘yoldan çıkılmaz’. Kaza ile ‘alışkanlığı’ edinilecek şey değildir eşcinsellik. Çok şey karıştırılır birbirine bu alanda. Ne olduğunu en az bilen -kabul eden, gören, duyan- adam bile ‘kaza’ya uğramış değildir; kendine açıklayamadığı –ama pek çok kimsenin çok iyi anlayabildiği- bir çekime uyar kendisini ‘alıştıracak’ olanlara yanaşırken. Bu ‘alıştırıcı’lar, gerçekte, o ham yemişi eğitmekten başka bir şey yapmazlar. Her yolun yordamı, öğrenme konusudur.”(30 Haziran 1977)

“Ben”, Karasu için sadece edebi bir inceleme alanı değil; daha çok felsefi nitelik taşıyan girintili bir temel sorudur. Metinlerindeki “insan”, statik bir “ben” değildir. Nietzsche’nin terminolojisiyle, sürü insanıyla özgür insan arasında yol alan, bazen de kendini yaratma aşamasını yakalayıp trajik insana yaklaşan, ama genel olarak, benlik teknolojilerini yaşamının içinde ortaya koyan dinamik bir “ben”dir. Ve her “ben” eğitilmeye muhtaçtır. İnsanların “ben”likleriyle girdikleri ortamlardan ayakları üzerinde çıkabilmeleri için çabalamaları ve iç seslerine kulak vermeleri gerekir.

Bu eşcinsel günlüğünün yer aldığı kitabı Öteki Metinler’de, beriki’nin ve öteki’nin; kendisi, biz ve hepimiz olduğunu; biz’i ‘öteki’nden ayıran durumu anlamaya çalıştığını dile getirir Karasu. 1970’li yılların entelektüel kimlikli Ankara’sında yaşayan ünlü bir akademisyen yazar veya Kavaklıdere’de, önünde vişne ağacı olan, kitaplarla küçülmüş bodrum katı bir evin kedi sever sahibi ölümünden sonra kendi rızasıyla yayımlanan bu günlüğü 40 yıl önce yazmıştır.

“Kemal bütün bir geçmişin içinden, bir geçmişin öyküsü içinden geçerek gelip bir sarmaşık oldu, sardı beni. Sevmesini bilecek, başaracak mıyız? Aradığı, benim gibi biri olsa gerek. Benim aradığımsa ondan öte biri olmayabilir.”(16 Ocak 1977)

BU YAZI VE GZONE DERGİ’NİN “EYLÜL 2017 ” SAYISINI AŞAĞIDAKİ BAĞLANTILARA TIKLAYARAK ya da CİHAZINIZA İNDİREREK ÜCRETSİZ OKUYABİLİRSİNİZ…

Ayrınca Bakın

elif-kaya

ELİF KAYA: RUHUM DOĞUŞTAN BİSEKSÜEL

GZone Dergi Kasım 2017 sayısının konuklarından biri de, son birkaç yıldır çıkışını takip ettiğimiz ve ...