“LÖ AŞK”IN GİZEMLİ YAZARI ENKİ: SENİN İÇİN ÖTEKİ HER KİMSE, NE YAP ET ONA SAYGI DUYMAYI ÖĞREN!

Bir süredir kulaktan kulağa dolaşan, okuyanı etkisi altına alan LÖ AŞK romanın yazarı Enki, GZone'un sorularını cevapladı.

Bir süredir kulaktan kulağa dolaşan, okuyanı etkisi altına alan roman LÖ AŞK, bizim de radarımıza girdi. Eşcinsel karakterler içeren bu ilginç romanın yazarı Enki, sorularımızı cevapladı. İşte gizemli romanın gizemli yazarı Enki’ye sorduğumuz sorular ve onun cevapları:

Gizemli bir yazarsın ama öncelikle vermek istediğin bilgilerle seni tanıyalım isteriz. 

Aslına bakarsak benim kim olduğumdan çok daha önemli bilgileri, daha çok okuyucuya aktarabilmek ve tarafsızca okunabilmek için gizemliyim. Kişiliğimin, tipimin, yönelimimin ya da bir başka özelliğimin anlattıklarımın önüne geçmesini istemedim. Egosal bir çıkar ya da beklentim yok; ben Enki, 30 yaşındayım. Uzm. klinik psikolog ve psikoterapistim. Akademik olarak ayrımcılığın köken ve sebeplerini araştıran çalışmalar yapmaktayım; bu yüzden her türlü ayrımcılığın ne kadar saçma olduğunu gösteren ancak romanın akışı içinde bir çok konunun derinlemesine işlendiği, psikolojik ve bilimsel bilgiler veren kitaplar yazıyorum. Psikoterapi alanında bireysel, partner ve cinsel terapilere ek olarak; LGBTİ+ bireyler, şiddet mağdurları, kanser hasta yakınları gibi ayrımcılığa uğrayan veya yalnızlaştırılan gruplarla çalışmalar yürütüyorum.

Tekrar bana gelirsek; doğayı, hayvanı, insanı çok seven; sık sık seyahat eden dünyanın çeyreğinin yarısını gezmiş, iki tane köpeği olan bir adamım. Geri dönüşüm ve minimum atık üretmek gibi konulara dikkat eden, trafikte daima yayaya yol veren, yere asla çöp atmayan veyahut tükürmeyen biriyim. Asansör beklerken bir tek gideceğim yönün tuşuna basar, yürüyen merdivenlerde hep sağ tarafta beklerim. Olması gerektiği gibi olmaya çalışırken kendi de olabilen bir insanım. Hayatta ki temel felsefem iyi bir insan olabilmek. İsmim şimdilik Enki, yakında tam anlamıyla tanışana kadar bana bu şekilde seslenebilirsiniz.:)

Kendini neden gizliyorsun? 

Bu kendi içimde de çok yanıt aradığım bir soru, kendi terapistimle de üzerine çokça konuştuk. Sanırım temelde üç sebebi var. 

Öncelikle alışık olduğum ilişki çeşidi sanırım bu, psikoanalitik terapide danışanlarımızın bizimle ilgili bilgi sahibi olmasını istemeyiz çünkü onlar için ‘öteki’ ya da ‘benzeri’ bizsek bu seansta anlatıma ve güvene direkt yansır. Okurlarımın da bana karşı nötr kalmalarını istedim, kimliğimin ve dış görünüşümün anlattıklarımı şekillendirmesindense yazdıklarımın özünün anlaşılmasını hedefledim. 

Sonra biraz korkuyorum; Lö Aşk Türkiye’de tabu olan o kadar çok meseleyi birden işliyor ki, herhangi bir grup tarafından anlattılanların bir kısmının çarpıtılmasını ve psikoterapist kimliğime yansımasını istemiyorum. Hikayenin bütününü okuyucuyla buluşturduktan sonra hâlâ birileri anlattıklarımı çarpıtmaya kalkarsa bu onların ahlaki eksikliği veya cehaleti olacak, gerçekler okuyanlar tarafından bilinecek.

Son olarak huzurumun bozulmasını istemiyorum. Birkaç yıldır ruhumu hayattaki hazlardan, egolardan arındırdım. İnsanlar tarafından övülmek, seks, alkol, partilemek, gezmek eskisi kadar çekici gelmiyor. Daha anlamlı bir şeylerde arıyorum hayatın anlamını, Lö Aşk’ da hedefe giden bu yolun ilk büyük adımı. Bu alanda takipçilerimin benimle sevişmek istemesindense beni merak ederek yazdıklarımı daha dikkatli okumalarını amaçladım. Ortaya kısmen çıkmama rağmen işlerin korktuğum tarafa evrildiğini gördüğüm için aslında doğru kararı verdiğimi de anlamış oldum…

LÖ Aşk’ı yazmaya nasıl karar verdin? Seni hangi motivasyon bu kitabı yazmaya itti?

Çok sevdiğim bir insan tarafından çok büyük bir kötülüğe maruz bırakılmıştım. Biraz alkollüydüm, oturdum ve kitabın ilk sayfası böyle bir gecede ortaya çıktı. Sonra yaklaşık bir ay boyunca nasıl bir kurgu oluşturmalıyım sorusuyla boğuştum. Psikolojik bilgilerle dolu bir kitap yazmak istediğimi biliyordum ama aynı zamanda da sürükleyici ve merak dürtüsüne dokunan bir şeyler yazmalıydım. Yaşamak istediğim hayatı yaşamadığımı ve yanlış insanlara güvendiğimi anlamıştım, ben de arkama bile bakmadan gittim. Önce Prag’ta bir hafta kadar insan olduğumu tekrar bana hatırlatan hazlarla kendime geldim ardından dokuz ay Türkiye’de bir dağ evinde doğanın ortasında, aşağı yukarı yirmi beş tane köpeğe babalık ederek, yazarak, kendimi kısmen doyuracak kadar tarım yaparak ve online seanslarla geçti.

Anlayacağınız kendime dair ilk motivasyon kaçabilmek ve iyileşebilmekti. Ancak benden ve benliğimden çok daha değerli bir amaç için yazdım; tüm insanlık için, ayrımcılığa uğrayan herkes için yazdım, yazacağım. Beni iyileştiren yazdıklarım değil, yazarak uğruna savaştığım ahlaki hedeflerdi ve bana kalırsa Lö Aşk edebi alanda da çok ‘gerçek’ bir boşluğu doldurarak kısa vadeli hedefine ulaştı.

LÖ Aşk’ın LGBTİ+ olan ve olmayan insanlar üzerinde yaratmasını hedeflediğin etki nedir?

Açık konuşmak gerekirse hem LGBTİ+ hem de heteroseksüel bireyler için aynı felsefik etkiyi yaratmasını umuyorum: SENİN İÇİN ÖTEKİ HER KİMSE, NE YAP ET ONA SAYGI DUYMAYI ÖĞREN!

Ancak beni bu kitabı yazmaya iten temel sebep LGBTİ+ bireylerle iki yıl kadar bir akıl hastanesinde sürdürdüğümüz grup terapi süreçlerinde duyduğum yaşanmışlıklardı. Her biri hiç haketmedikleri o kadar çok yaşanmışlığa, ayrımcılığa, acıya maruz kalmıştı ki; seansların sonunda bazen baş ağrısından duramıyordum, bazen de bir odaya çekilip hüngür hüngür ağlıyordum. Onlar bunu yaşadıkları için değil, onlara bunu bizler yaşattığımız için çok ama çok üzgündüm. Hayatımın hiçbir evresinde homofobik olmadım ancak bu benim amcam için, babam için veyahutta bazı arkadaşlarım için geçerli değildi. Babama eşcinsellerle grup terapi yaptığımı söylediğim ilk anı hatırlıyorum. “Oğlum bırak şu i*neleri” demişti. Üzerinden 7-8 yıl geçti, bugün babamın da bakış açısının değişmesini sağladım, arkadaşlarımın da, şu an gönül rahatlığıyla söyleyebilirim çevremde homofobik bir kişi bile yok ama Türkiye benim çevremden ibaret değil…

Sanırım öldüğüm güne kadar grup terapilerin etkisinden çıkamayacağım ve LGBTİ+’yi konuşulduğu her alanda savunacağım. Bu işin bilimini okumuş bir adam olarak üstüne basarak şunu da belirtmek isterim ki aslında LGBTİ+’ların savunulmaya ihtiyacı yok! Hayatın doğal akışında varolan, son derece insani ve ‘normal’ bir şeyi neden savunalım ki?

Keşke ülkemizin ve dünyanın gerçekleri de böyle naif olsa… 

İyiyi kötüden, azınlığı çoğunluktan korumak zorunda hissetmediğimiz bir dünyada yaşayana kadar; yaşadığım her evin camında gökkuşağını dalgalandırmaya devam edeceğim.

Benim mücadelemden esinlenip veya etkilenip, doğru bildiği yolda bir çıkar gözetmeksinizin çabalayan birileri olursa ne âlâ, olmazsa da ama tek başıma ama sizlerle birlikte yel değirmenleriyle savaşmaya devam, taa ki HERKES İÇİN humanist bir ütopyayı gerçeğimiz yapana kadar.

Roman aslında bir aşk hikayesi anlatıyor gibi gözükse de aslında bir kendini sevme hikayesi bizce. Kendini sevmek neden bu kadar önemli?

Başka ne şansımız var ki? Bir tek sen tamamen kendinle yaşıyorsun. Kendinle yapışık ikizden öte bir bağın var, onu sevmeden onunla birlikte ‘gerçek’ bir mutluluk mümkün değil. 

İnsan en çok kendini bilir fakat en az kendini tanır. Kendini çok iyi bilir çünkü tüm duygular, travmalar, mutluluklar, hazlar, hayaller, amaçlar kişinin zihnindedir. Kendini çok az tanır çünkü yaşadığı olaylar karşısında davranışları yanlış da olsa, başkalarına zarar da verse, sonucu başarısızlık da olsa hep kendine göre ‘mantıklı’ bir açıklaması vardır kişinin. Buna psikolojide savunma mekanizması diyoruz; her insan kendini bu mekanizmaların yanılsamalarıyla tanıdığını sanıyor, birçokları psikoterapiste gidene kadar ‘gerçek kendilik’ ne demek bilmiyorlar bile. Lö Aşk’ta aslında okuyucuyu gerçek kendiliğine ulaşmayı satır aralarında öğütleyen; dinin, toplumun, insanların yargı ve yanılgılarıyla kendilerini suçlamak yerine, bireyi gerçeğiyle yüzleşip kabullenmeye götüren bir kitap. Tamamen okuyucunun nasıl okuduğuna bağlı, okuyucunun kitaptan aldıkları da değişiyor. 

Hiçbir insan her hangi bir ötekiden daha değerli veya değersiz değildir. Sokakta kağıt toplayan çocukla, karşı kaldırımdan yürüyen iş insanını ayıran tek şey en başında düştükleri annenin rahmi. Bunu bir felsefe olarak benimsemeyi başarırsak ne homofobi kalır, ne kadına şiddet, ne de afedersiniz Ermeni. İşte kendini sevmek bu yüzden çok önemli çünkü kendini sevemeyen insan ötekiyi bırak kendine benzeyenleri dahi sevemez.

Empati kurmak da romanın önemli temalarından bir tanesi. Özellikle LGBTİ+’lar ve onların yakınları için empati sence neden bu kadar önemli?

Empati aslında hayatın en temel gerçeği. Ben sen olarak doğabilirdim, sen de ben. Sen bensin, ben de senim. Hepimiz eşitiz, hepimiz özeliz, hepimiz değerliyiz ancak ben olgusundan çıkıp bir ötekiyi anlama konusunda da son derece beceriksiziz.

Kaçıncı yüzyılda doğacağımızı, doğduğumuz ülkeyi, dinimizi, mali durumumuzu, cinsiyetimizi, yönelimimizi, boyumuzun uzunluğunu, saçımızın gözümüzün rengini yani hiçbir şeyi seçemeden bir hayatın içine doğuyoruz. Doğduğumuz çevredeki koşullar ve kendiliğimize dair getirdiğimiz bütün özellikleri doğru sayıp anlamsızca savunuyoruz. Ötekine ise; Allah belasını versin pis sapkın, kafir, ibne, çirkin, aptal, bodur, fakir gibi ayrıştırıcı lakaplar takıyoruz. Oysa seni o ötekiden ayıran tek şey doğduğun aile. Bugün dünyanın en homofobik adamını alıp dünyaya tekrar getirelim. Şans bu ya adam efemine bir eşcinsel olsun, aynı adam diğer bütün koşullar benzer dahi olsa muhtemelen LGBTİQ aktivistine dönüşürdü. Fatih Çarşamba’da doğan bir kız çocuğuyla, Kadıköy Moda’da doğan kız çocuğu hayata ne kadar aynı pencereden bakabilir? İkisi de kendi baktığı pencereye göre %100 haklı, en azından kendileri haklı olduklarından eminler.

Peki ya gerçekte kim haklı? Aklın ve bilimin getirdiği gerçekleri saymazsak eğer bence herkes haklı fakat sadece kendi penceremizden bakarsak bize benzeyenler dışında herkes haksız. Allah aşkına dışarıda koca dünya var; sadece sunni, müslüman, dindar, heteroseksüel Türk milliyetçisi bir erkek olmanın diğer her şeyden ve herkesten üstün olduğunu düşünecek kadar aptal mısın gerçekten? Empati kuramadığın sürece evet! tam olarak bu kadar aptalsın işte, makul ve mutlu bir insan olabilmek için empati şart. Veyahutta aptallar gibi kendiniz dışındaki herkesle çatışarak tüketin hayatınızı! Bir yanda akıl diğer yanda dogma; bir yanda egon diğer yanda gerçekler… Seçim sizin.

Soruyu LGBTİ+ özelinde  cevaplamak istemedim, çünkü konunun özü BİZ = HEPİMİZ’i kapsıyor.:)

Roman kahramanları Mert ve Akın’ın kişilikleri hakkında neler söyleyebilirsin? Sence toplumdaki hangi karakterlere ayna oldular?

Brad Pitt & Angelina Jolie çiftini örnek verebiliriz. Borderline Narsist ilişkisi olarak sanırım en bilindik örnek bu olacaktır. Fakat ayna olurlar mı bilmiyorum, benzerlikler var elbet ama bana kalırsa her birey ve ilişki özeldir, nevi şahsına münhasırdır. Ortak olan tek şey duygulardır; o da din, dil, ırk, patoloji, cinsiyet, yönelim, para, pul ayırt etmez. 

Akın karakteri hayatın anlamını hazlarda arayan, hemen her istediği hazza ulaşabilen ama derinlerde bir şeylerin eksik olduğunun farkında olan, yüksek potansiyele sahip bir psikoloji öğrencisi. Madde bağımlılığın, maddi sorunların, akademik başarısızlıkların gölgesinde umursamadan eğlenmeye devam etmektedir.

Mert hayatın anlamını güçte, parada, iyi görünmekte aramış ve bunları elde etmiştir fakat onun da bir yanı eksiktir. Henüz farkında olmasa da, sevmeyi, empati kurmayı, duyguları ve hatta hayatı yaşamayı tam anlamıyla bilmiyordur.

Akın Mert’e hayatı yaşamayı, sevmeyi, güvenmeyi, iyi bir insan olmayı öğretirken; Mert Akın’a güvende olmayı, kurtulmayı, kendini düşünmeyi, başarmanın yollarını göstermeye çalışır. Karşı koyamazlar, ikisinin de eksik olan bütün dişlileri kusursuzca birbirlerine geçmiştir. Her bir dişlinin borderline ve narsisizm patolojilerinin eşsiz uyumu olduğunu bırak görmek, fark etmekten dahi oldukça uzaktırlar. Kısacası (yoksa spoiler olcak) son derece patolojik, inişli çıkışlı ama bir o kadar da aşk dolu bir ilişki başlar. Bu aşk hikayesini okuyan okuyucuların kendinde veya çevresinde bu patolojileri görmeye başlayacağını düşünüyorum. Böylece okuyucuların zihinlerinde yaşayıp da anlamlandıramadıkları ‘eksik parçalara’ ışık tutabilmeleri adına sıkmayacak dozda olmasına özen göstererek bolca bilgi ekledim. 

LÖ AŞK’ın “cesur” olarak tanımlanması seni rahatsız ediyor mu? Eşcinsel bir çiftin hikayesinin marjinalize edilmesine karşı mısın?

Hayır aksine bu kitap cesur bir kitap. İnsanın böyle bir kitap yayımlaması için önce kendiyle savaşması gerekiyor, sonra; aile, toplum, üzerine yapışan sayesinde para kazandığın titleler. Konfor alanından çıkıp böyle bir savaşa girmek, cesaret ya da aptallık ister. Fakat içeriğin marjinal olduğunu iki sebepten ötürü kabul etmiyorum.

Öncelikle marjinal ne demek, kime göre marjinal? Eğer çoğunluğu kast ediyorsanız, onların haklı ya da doğru olduğuna dair elimizde kanıt yok, hatta aksine dair bilimsel kanıtlarımız var. 

Bağımlı kişilik yapısı, narsisizm, madde kullanımı, eşcinsellik gibi konular aslında hayatın tam merkezindeler. Bu dört grubu toplasak zaten ülkemizin nüfusunun yarısına tekabül ediyor. Bu kadar yaygın olan konuları dile getirmek bana göre marjinal olanı değil; tam aksine gerçekleri, toplumun konuşmaya, yüzleşmeye çekindiği gerçekleri dile getirmek oluyor. 

Hoşlansak da, hoşlanmasak da gerçeklerle yüzleşmek zorundayız! Adı üzerinde onlar ‘gerçekler.’ LGBTI+ bireyler, insanlık tarihinin başından beri vardılar, hep var da olacaklar. Belki bu tanrının insan nüfusunu dengeleme, annesiz babasız kalan çocukların evlat edinilmesi için kurduğu bir sistem bile olabilir. Bilmiyoruz, mühim de değil. Dünyada bu şekilde hisseden, yalnız bu şekilde kendini var edebileceğine inanan, bunun içinden gelen bir dürtü olduğuna inanan sadece bir tane LGBTİ+ birey dahi olsa buna saygı duymak zorundayız. Bu marjinal bir konu değil; bir ötekini kimliği, kişiliği, iç güdüleri! Kısacası doğuştan gelen hiçbir kazanımı veyahutta eksiği marjinalize edemeyiz. Aşk da hayat gibi rengarenk! Öldüğüm güne kadar LGBTI+ bireylerin gerek psikoterapide gerekse konuşmalarımda arkasında duracağıma söz veriyorum. Yanlış ya da yalnız değilsiniz, asla!

LÖ AŞK’ta cinsellik de önemli bir yer taşıyor. Heteroseksüellikten farklı cinsel yönelimlerin sadece “seks” veya sadece “yatak odası”na indirgenmesi, öyle bir algı yaratılmaya çalışılması sence LGBTİ+ görünürlüğü için sıkıntı yaratıyor mu?

Bu söylemlerin haklılık payı var.

Bastırılan her duygu ve dürtü bir gün daha güçlü şekilde ortaya çıkar. Su nasıl 100 derecede kaynıyorsa, az önce kurduğum cümle de bu kadar net bilimsel bir bilgidir. Erkekler doğuyor; odası maviye boyanıyor, sokakta top oynayabiliyor, eve geç gelebiliyor, penisi gözükünce aslan oğlum oluyor, bir kıza yaklaşınca alkış tutuluyor. Kızlar doğuyor; odası pembeye boyanıyor, süslü püslü kıyafetlerle zarif ve narin olma zarurriyeti üzerlerine yükleniyor, bebeklerle anneliği, evcilikle hanımlığı içlerine işliyor sonra düzgün otur kızım, eve erken gel kızımlarla güçlü erk’in sınır koyucu olduğunu onlara öğretiyoruz.

Bir kız çocuğunun ergenlikte dürtülerini keşfedene kadar, bildiği tek kadınlık evcilikte öğrendiği annelik, ve eşlik kavramı oluyor. Erkek çocukları ise ayakkabılarını dahi bağlamayı öğrenmeden, her işlerini bir anneye, kadına yaptırarak ‘erkekliği’ öğreniyor, üstelik sınırlar ve baskı da kadına nazaran çok daha az. (bknz: erkeklerde narsisizm kadınlara oranla %50 daha fazla)

Bu yukarıda anlattığım kavramın adı aslında ‘toplumsal cinsiyet.’ Toplumun cinsiyetlere yüklediği anlamlar ve o cinsiyetten belirli beklentileri var. Erkek güçlü, kadın zarif olmalı gibi. Bir çocuk eğer trans veya interseks birey değilse (biolojik ve hormonel bir farklılık yoksa) kendiliğini ilk kez ergenlikte keşfeder. Heteroseksüel bireyler keşif sürecinde toplumun onlara yüklediği anlamları çoğunlukla yerine getirip yaşarlar. Eşcinsel bireyler ise, dürtülerini tanıdıkça kendini “farklı, değersiz, sevilmeyecek, yalnız’ biri gibi görebilir. Kişinin kendini kabullenmesi ve sevmesi dahi oldukça uzun sürüyor. Şu an mevcut danışanlarımın içinde dahi on senedir hemcinsleriyle cinsel ilişki yaşayıp hâlâ kimliğiyle barışamayan danışanım var. Bir de bu sürecin içine; toplum baskısı, aile baskısı, yakalanma korkusunu ekleyin. Eşcinsel bireylerin duygu ve dürtülerini nasıl bastırdığının farkında mısınız?

Okurken basit görünebilir, ancak insan için en zor şeylerden biri olsa gerek. Kendi içinden gelen, engelleyemediğin, delicesine arzuladığın bir olgu yüzünden kaç bin kez rol yapman gerekti? Kaç kere yakın arkadaşına aşık oldun? Beden soyunma odaları, askerlik nasıl deneyimlerdi? Sevgilimden ayrıldım diyip de annenin omzunda ağlamak yerine üzüntünü bahanelerle kaç kez yalanladın? Kaç kez olmadığın biri gibi görünüp maske takmak zorunda kaldın? Eşcinsel bireylerin çok zor bir hayatı ve bastırdıkları binlerce duygu, travma var. Çoğu farkında dahi değiller bunların, o içlerindeki acıdan kaçmanın ve bastırmanın en kolay yoludur seks, hazza kaçmanın en doyurucu yollarından biri… Bu yüzden evet, bu çıkarımın haklılık payı var, fakat bunun sorumlusu toplumdur!

Dediğim gibi gerçekler acı da olsa onlarla yüzleşmeliyiz. Eşcinsel dünyada aşk elbet var, hatta belki en kalptenleri var ancak çoğunluk geçmiş travmaların acı duygulanımlarından hazza kaçarak o yaraları iyileştirmeye çalışıyor. Bu kişilerin imkanları varsa psikoterapiye gitmelerini öneririm, duygusal ketleri çözümledikten sonra bir kaçış değil de arzu olarak istiyorlarsa seks yapsınlar isterim. Görünürlüğü etkiliyor mu bilmiyorum, umrumda da değil. Bir ötekinin eşcinselleri nasıl gördüğüyle ilgilenmiyorum, ilgilenmemeliyiz de. Onların baktığı yerden bakarsak Türkiye’de LGBTI+ varoluşunu normalize etmek için 3000’li yılları beklememiz gerekebilir.

İster seviş, ister aşık ol, ister lgbti+ birey ol ister heteroseksüel birey ol, her ne olursan ol.

Bu senin hayatın, mutluysan devam et değilsen bir yolunu bulup mutlu ol.

Senin etkilendiğin yazarlar kimlerdir ve seni besleyen eserler neler?

Bu soruyu her gördüğümde veya duyduğumda irkiliyorum. Ben en çok ben olmak, ben kalabilmek için çabalıyorum bu hayatta. İyi bir okurum, çok kitap okurum ama yazımımı etkileyen hiçbir yazar yok sanırım ve umarım. 🙂 Ama mesala 1984’ü ben yazmış olmak çok isterdim. Hiç niyetim yok ama bir gün kazara milli eğitim bakanı falan olursam kitabı zorunlu tutabilecek kadar hayranım bu kitaba. Yüzün üstünde müthiş olduğunu düşündüğüm kitap okumuşumdur ama hiçbir kitap bu kadar kısa, öz, gerçekçi ve hatta kendine ait bir dil dahi üretip bunu da anlaşılır kılacak kadar hem edebi hem de felsefi yönden beni etkilememişti.

LÖ AŞK’ın devamı gelecek mi, neler planlıyorsun?

Lö Aşk üç kitaplık bir seri ama planlarım Lö Aşk’tan ibaret değil elbet. İnsana dair, topluma dair problemleri işlediğim, ayrımcılığa uğrayan kesimlerden karakterlerin baş rollerde olduğu, sürükleyici ancak bir yandan bilgi de veren dört romanım daha var. Eğer incelemek isterseniz taslaklarını www.loask.com.tr gelecek projeler bölümüne ekledim. Doğru zaman geldiğinde, evren o ilhamı bana getirdiğinde sıra sıra hepsiyle siz değerli okuyucuları buluşturmak; ahlak için, bilim için, toplum için, ülkem için ve tabii ki atamın altı oku için kendi çapımda çalışmaya ve savaşmaya devam edeceğim. Umarım bu yolu birlikte yürür, değişmesi gereken şeylerin değişmesine öncü ya da aracı oluruz. Ben hem kendime, hem de size güveniyorum.

 Let’s the war begin 🙂

Her kim olursanız olun! saygı ve sevgi ile kucaklıyorum.

-Enki (şimdilik)

LÖ AŞK kitabını satın almak için TIKLAYIN

https://track.adform.net/C/?bn=47497305 1x1 pixel counter :