MERT BELL YAZDI: ZAMANA YENİLMEYEN ALBÜMLER- 1.KISIM

GZone müzik yazarı Mert Bell, Türkçe müziğin zamana yenik düşmeyen albümlerini kaleme alıyor. Yazının ilk bölümünde Nazan Öncel ve Sertab Erener'den 2 önemli albüm var İşte bu yazı:

2000’ler nostaljisi yapmamıza (ve “Yalanın Batsın”ı gözü yaşlı dinlememize) ramak kala en sevdiğim 90’lar albümlerinin bir kısmını daha onurlandırmak istiyorum.

Bu kez radarımdakiler, milenyuma doğru yaklaşmanın garip heyecanını yaşadığımız o yılın, yani 99’un albümleri. 90’lar popu tüm neşesi, heyecanı ve yer yer baş dönmesi yaratan çok renkliliği ile bizi güzelce oyalarken bu yaklaştığımız yeni on yılda (bin yılda?) türkçe pop yeni bir rotaya sapıyor muydu?

Bir yıl önce, Madonna başyapıtı “Ray of Light” ile pop müziğin kurallarını bir kere daha sallayıp elektronik müziğin popun içine sızışının ilk habercisi olmuştu. Aynı yılın sonunda çıkan Sezen Aksu’nun kusursuz “Adı Bende Saklı”sı ise dünyadaki bu değişimin ülkemizi nasıl etkileyebileceği konusunda az çok fikir veriyordu.

Çıkış tarihi nedeniyle bu yazıya dahil edemediğim Aksu’nun albümü yerine ilk olarak; kendisine çok da uzak düşmeyen bir ismin kariyerinin en sağlam albümünden bahsedeceğim; yani “Demir Leblebi”den.

Nazan Öncel 90’lı yılların hemen başından itibaren alev almaya başlayan diskografisinde, pek az sanatçıya nasip olabilecek bir şeyi deneyimledi: 95 yılında çıkardığı “Göç”ten itibaren tam 4 albüm boyunca kariyer zirvesi yaşadı.

Tamam, “Göç” belki çıktığı senelerden çok sonra kült albüm mertebesine ulaştı ama “Sokak Kızı”, “Demir Leblebi” ve “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” gibi birbirinden çok farklı yerlere dokunan 4 albümüyle pop müziğin gidişatına damga vurdu Öncel.

Gelelim, yazının konusu olan “Demir Leblebi”ye. Tüm söz ve müziklerin alışık olduğumuz şekilde Öncel’e ait olduğu albümün sanatçının kariyerinin en karanlık ve yoğun işi olduğunu söylemek abartı olmaz. Diğer şarkılara kıyasla daha radyo dostu duran ve belki de sırf bu nedenle aranjör İskender Paydaş’a teslim edilmiş iki şarkı “Beni Söyletme” ve “Aşıklar Parkı” bile mutlu değiller örneğin. (“Mutlu son yoktur ne de mutlu aşk” diyor zaten açılışı yapan “Beni Söyletme”.) 

Ama mutlu olmak ve etmek gibi bir derdi yok Öncel’in bu kez. “Sokak Kızı”ndaki isyan bayrağını çekmiş kızın hikayesinin evvelini anlatıyor. Ve bu hikaye derinleştikçe derinleşiyor, koyulaşıyor ve finalde her kalbin kaldıramayacağı isim şarkısı ile nakavt ediveriyor.

Albümün düzenlemelerinin büyük çoğunluğunu yapan Hamit Ündaş ve Nazan Öncel’in müzikal paletinde ise önceki albümlerine tezat bir çok renklilik hakim. “Zor Dünya”nın trip-hop’ından “Sokarım Politikana”nın blues-rock’ına, “Kız Bebek”in akustik popundan “Kunduram Sandukam Zembilim”in türkü motiflerine kadar ağzına kadar dopdolu, zengin bir evren yaratmışlar dinleyici için.

Albümü baştan sona dinlerken bu çeşitliliğin hiç yormaması, her şarkıdaki enstrüman ve aranje tercihinin o bestenin ruhuna ve Öncel’in günlüğünden koparılmış sayfalar hissi yaratan sözleriyle yakaladığı organik uyumla ilgili diye düşünüyorum.

Bu albümün hayran olduğum bir diğer yönü ise özellikle ikinci yarıdaki şarkıların sözleri ne kadar boğucu ve rahatsız edici olursa olsun, melodi ve aranjelerinin yumuşak, tatlı ve hatta yer yer aydınlık tutulmuş olması. Örneğin; Öncel’in nankör sevgilisine küfrettiği “Kötülere Bi’şey Olmaz”ı neşeli bir Erkin Koray şarkısı dinliyormuş gibi gerdan kırarak dinleyebilirsiniz. Babasının kendisini çocukken taciz ettiğini anlatan (“Annesinin sütü, babasının çükü, bu çocuk senin kızındı anne”) “Demirden Leblebi”nin neredeyse bir dans şarkısı olarak sunulması, yine babasına olan öfkesini kustuğu feminist marş olabilecek “Kız Bebek”in tatlı meltem etkisi yaratan bir Akdeniz şarkısı olarak kurgulanması dahice tercihler.

Yine de tüm bunlar, albüme hakim minimal çizgiden en uzak şarkılardan “Kunduram Sandukam Zembilim”in nice anadolu türküsünden beter içinize çökmesinin (“Bir özgürlük çayına hasret mi öleceğiz?”) ya da Aksu’nun “Tutuklu”suna Öncel’in karşılığı sayılabilecek “Bu Havada Gidilmez”in kalbinizi ilk dinlemede kırabilmesinin önemini azaltmıyor.

Favori şarkılarım ise oğluyla tartıştıktan sonra kaleme aldığını öğrenip daha da çok sevdiğim “Hızlı Yaşarken” ve albümün çıktığı yıl hakkında çokça konuşulan “Sokarım Politikana”. “Hızlı Yaşarken”, albümde Öncel’in vokalinin en rahat olduğu şarkılardan biri ve muhteşem “Onu nasıl becerdiğini anlatma, bundan bana ne” dizeleri ile bana kahkaha attırmışken neredeyse erotik bir tonla yorumladığı “Sokarım Politika”nın siyasetle değil de aslında insan ilişkileri ile alakadar olması pek rahatlatıcıdır.

En küçük ve pek şahane detayları ile bile (eşsiz kartonet tasarımı başlı başına bir olaydır) Öncel’in bizzat ilgilendiği “Demir Leblebi” sanatçının kariyerinin en karanlık işi ama bir o kadar da karşı konulması zor bir albüm.

Bir diğer önemli albüm; Sertab Erener’in (enteresan şekilde) kendi ismini taşıyan dördüncü albümü. Bu, Erener’in Demir Demirkan ile beraber yaptığı en iyi iş değil belki (üzgünüm, hiçbir şey “Sertab Gibi”nin büyüsüne erişemeyecek) ama içerdiği hit sayısı ve son derece enteresan şarkı seçimleri nedeniyle üzerinde durulması gereken bir albüm.

Ve en önemlisi, Aysel Gürel’in ölümünden önce en çok etkisini hissettirdiği albüm (burada tam 7 şarkının sözünde imzası var) olması açısından yıldızlanmayı hak ediyor.

Evvela benim için zor olanı yumurtlayıp bir rahatlayım. Ben “Vur Yüreğim”i hiç bir zaman sevmedim, sevemedim. Bu, Erener’in bilhassa o yıllarda sıklıkla eleştirilen bağırarak şarkı söylemesi ile mi alakalıdır bilemiyorum. Aslında şarkının sözlerini düşününce, bu tercih de akla yatıyor; yine de sağlam vuruşlu şarkılara bayılan Türk halkının kalbinde taht kuran “Vur Yüreğim”in fazlaca abartıldığını düşündüm hep ama bu konuda yalnız olabilirim, bununla da barışığım.

Benzer bir gürleme deneyimi sunan ve (haklı şekilde) her ses yarışmasında mutlaka sırası gelen “Aşk” içinse aynı şeylere söyleyemem. Burada Gürel’in sözleri “Vur Yüreğim”den daha basit belki ama çok daha etkili, Erener’in vokali ve Demir Demirkan’ın aranjesine kusur bulmak imkansız. 

Albüm kalanında, bu iki şarkı kadar hiddetli bir dinleti sunmuyor. Hangi akla hürmet seçildiğini anlayamadığım (ama Erener’in sonraki 20 yılını düşündüğümde belki biraz anlam verebildiğim) oryantalize edilmiş “Makber” ve “Gece Kraliçesi’ni telafi etmek için bunca senedir her dinlediğimde içimi burkan ve tuhaf şekilde, Erener’in bir daha buradaki yorumunun üzerine çıkamadığını düşündüğüm “Yanarım” ve onun tam zıttında duran, Fuat Güner’in muhteşem bestesine Gürel’in sözlerini yazdığı yalnızlık güzellemesi (“Korkmuyorum sensiz akşamlardan, sevdiğimi unut, özleyemedim.”) “Yolun Başında” var.

Sertab klasiği haline gelen “Zor Kadın” şarkıcının 99 yazını liste başında geçirmesini sağlarken albüm iki yabancı besteyi daha içeriyordu.  Bunlardan ilki; türkçe olarak ilk kez Ayten Alpman tarafından Ülkü Aker’in sözleriyle seslendirilen Milva’nın “Da Troppo Tempo”su yani “Tek Başına”; ikincisi ise yine Gürel’in sözleri ile sunulan Erik Satie’nin meşhur “Gnossienne No. 1”ı yani “Sarıl Bana”. Her iki şarkı da temiz yorumlar olmakla birlikte (özellikle Demirkan’ın “Sarıl Bana”yı 70’ler İtalyan divası şarkılarına dönüştürme denemesi enteresan) albümün incisi olarak nitelelendirebileceğim “Sır” ile boy ölçüşecek seviyede değiller. Fahir Atakoğlu’nun bestesi olan “Sır” klasik, sade ve içli Atakoğlu stili (ve Atilla Özdemiroğlu’nun yaylı desteğiyle) sunulurken Aysel Gürel’in efsane sözlerini (“Efsane kadın kimdi aşkın?”)  adeta yaşatıyor Erener (“Yanarım” ile birlikte en iyi vokal performansı). Şarkıda söz edilen kadının kim olduğu belirsizken, ne gariptir ki Gürel’in ölümünden sonra (ve Sezen Aksu’nun şarkıyı yeniden söylemesiyle) Gürel’in şarkıda kendine referans vermiş olabileceği fikri çok uzak gelmiyor ve bu fikir artık şarkıyı dinlerken daha fazla kalbimi kırıyor.

“Sertab Gibi” gibi beklenmedik ve başarılı bir kariyer sapmasının ardından ana akım popa dönmek isteyen Erener’i layıkıyla istediği noktaya ve hatta zirveye taşımıştı “Sertab Erener”. 2 yıl sonra çıkaracağı en canlı ve mutlu albümü “Turuncu”ya da kapı açacaktı üstelik.

Zamanı Yenen Albümler yazısının ikinci bölümü İzel’in seksi ve sıcak “Bir Küçük Aşk”ı ve Asya’nın başyapıtı “Masum”u ile devam edecek.