NABIZ 180, KALP ATIŞI DAKİKADA 120

GZone Dergi yaşam yazarı Recep Özdaş, geçtiğimiz haftalarda sinemalarımıza uğrayan LGBT ve AIDS’i konu edinen Fransız yapımı film “Kalp Atışı Dakikada 120″yi kaleme aldı. İşte bu yazı:

Bazı filmler o kadar iyi ki insan izlediğine pişman oluyor. Bir daha ilk kez o filmi izleyemeyeceği için. İzlese de asla aynı tadı alamayacağı için. Tabi ki birçok film izlendikçe anlamını yeniden üretir,  izleyene yepyeni kapılar açar, bekâreti fetişleştirmek değil amacım. Ama Kalp Atışı Dakikada 120 tadını, coşkusunu ve organik bağını bu pişman olma duygusundan da alıyor biraz. İşte bu yüzden “duygularımızı ve coşkularımızı (ölüm korkusu dahi) fetişleştirmek yerine eşitlemek gerek” diyor. Filmi bir kere ve ilk kez izlemenin büyüsünden, o büyüyü saklayıp eşin-dostun-sevgilinle eşitlemeye çalışmak. Nasıl ve niçin hem tek tek hem de kimliklerimiz ve virüslerimizin birlikteliğiyle bir bütün halinde savaşmalıyızı anlatıyor Kalp Atışı 120. Bu savaşın ortasında “ya ölüyüz ya diri” diyor, ölüm ve yaşamı sorunsallaştırıyor. Politik ve toplumsal varoluşumuz tüm bu karmaşa içinde bu kadar basit ve gerçekse eğer, mücadele etmiyorsan yoksun diyor 120 BPM!

Acaba hayatlarımızı sadece bir kez (ana akım inanışlara göre tabi) yaşadığımız için mi bu kadar hayatın merkezinden bir hikâyede böylesi coşkulu pişmanlık hissi anlamlı geliyor? Ya da filmi izlerken varoluşumuza ve çelişkilerimize bu kadar sadık ve doğru hikâyeleri bir daha izlemeye gerek kalmadan, hikâyeyi o an ve orada içselleştiririz sonucuna mı varıyoruz? Bu soruların cevapları her bir izleyicinin biricik hikâyesiyle kurulacak şüphesiz. Ne var ki filmin ve yazının konusunun “hepimiz” olduğunu varsayarak;  1990’larda doğan çoğumuzun HIV pozitif olacağımızı dahi bilmezken, aynı yıllarda verilen mücadelelerin ürünleri olduğumuzu asla unutmayalım derim. Ve bugün deli gibi Derya Uluğ’dan Nabız 180 dinlerken, hem pop dinleyip hem de mücadele edebilmek arasındaki gerçekleri umursayalım. Kalp Atışı’nın umursadığı gibi.

Bu yakınlığın ve umursama kaygısının nedeni filmin biçim ve içerik arasında kurduğu bağla yakından ilgili. Bu bağı herhangi bir film kuramaz, arada daima bir makas vardır. Uzak ya da yakın, o makasın mesafesi seyirciliğimizi de belirler. Ne var ki Kalp Atışı 120 makasın kendisini kalbimizin tam ortasına saplamış. Öyle ki film biçim ve içerik ayrımını hiç yapmamış gibi en baştan. Böyle bakınca da en organik “ilk ve tek” izleme duygusuyla coşabiliyor seyirci. O makas öylece kalbimize saplanmış duruyorken hem de. Bahsini ettiğim ilk izlemeye dair olası pişmanlıklar bundan işte. 

Campillo’nun toz zerreleriyle, dans pistiyle, sokakla, eylemle, kanla ve kodomla kurduğu ilişki tüm bu saplanma hissinin ürünü. Var olmanın mücadele olduğunu, her an her yerde, dans ederken ya da eylemde, havada daimi bir baskının olduğunu, havanın gerçekten kurşun gibi ağır olduğunu anlatıyor hikâye. HIV virüsünün her yerde ve hiçbir yerde var olabilen toplumsal bağlamını açık ediyor. Zaten stigmaya karşı ACT UP’ın her an tartışan, yatay ve demokratik örgütlenişi de hem açık toplum özlemini hem de neyle, hangi sinsi ve sistemli güçlerle savaştığımızı anlatıyor. Savaştığımız şey toz zerresi gibi, soluyoruz ama görmüyoruz. Güç odakları bunlar; patriyarka, devlet, ilaç şirketi, ilacın kendisi, size dokunmayan hemşire, feminenliğinizden irkilen gey arkadaş, dans edip seviştiğiniz için sizi politik saymayan solcu… Bu liste daima uzuyor. Temel sorun ise bu listenin karşısında var olabilmek. En küçük alanda ve anda savaşabilmek. Bu zorunda olduğumuz bir durum. Ki ACT UP aktivistleri en ufak bir cümleyi bile bu yüzden kesip, tartıp, ölçüp, biçiyorlar. Politik doğrucu olmak için değil, yaşamak ve var olmak için. Çünkü AIDS öyle bi söylemsel güç ki, bedenle ve virüsle var olmak ve onunla savaşmak değil olay. Toplumla, bütün sizden güçlü her şeyle ve virüsün büyük bir makine bedene dönüştüğü iktidar odaklarıyla savaşmak. Yani politik eylem hayatın bağrında. 120 kalp atışı, 120 söz, 120 slogan, 120 taş, 120 kanla doldurulmuş kondom aslında her anımız. Ve Kalp Atışı bu 120 ler içinde ne hayatı kaderleştirip, keder çıkmazları sunuyor ne de mücadeleyi kahramanlaştırıp başka bir ölümü kutsuyor.

Filmin asıl meselesi burada ve şimdi, hala yaşıyorken, bizim hayatlarımızı önemsizleştirmeye çalışanlarla girişmek zorunda olduğumuz cepheler. Bahsi geçen güç odakları kadar cephe mevcut. Cepheler zerreler gibi çoklar. Mevzilenmezsek göz göre göre ölüyoruz. Sean’ın yan odada ölü yatarken annesinin ve arkadaşlarının salonda, kendinden bir seremoniyle (filmin en iyi sahnesi olabilir) yas tutmaya başlaması gibi. Yaşamla ölüm arasındaki oda farkı değil bu. Yaşam ve ölüm bi odanın kendisi. Sean ve sevgilisinin hastanede sevişmesi de bundan (filmin diğer en güzel sahnesi). Arzudan, coşkudan mı yoksa ateşten ve korkudan mı ağrıyor bedenlerimiz bunu asla bilemiyoruz. Bi ağlayıp bi dans pistine koşmamız, her eylem sonunda partilememiz de bundan. Korkudan ödümüz patlasa da canımız henüz yanmıyor. Baskının, otoritenin, stigmanın ve toplumun pis gözlerinin virüsünü kaptıktan sonra işte, daha yoğun yaşıyoruz, daha gürültülü. Her an ölecekmiş gibi bi ritmi var hikâyelerimiz. Kameranın dans pistinde, toz zerrelerinden geçip virüsün içine daldığı, adeta virüsün toplumsal formülünü aradığı tüm sahnelerde ne hayattan geri kalıyoruz ne de “yaşamak için ölmek sırası bizdedir bazen” demekten.

GZone Dergi Şubat sayısının tüm içeriklerine aşağıdaki kapak görselini tıklayarak ulaşabilirsiniz.