ONUR: BİR ERKEK ADI DEĞİL

GZone Dergi yazarlarından Recep Özdaş, Haziran 2018 sayımız için,  içinde bulunduğumuz Onur Ayı şerefine yazdığı yazıda “Onur: Bir Erkek Adı Değil” diyor. İşte bu yazı:

Pride da bir kız adı değil. Temel sorun isimler değil zaten, bir adı taşımanın sorumluluğu bazen. Adların taşıdığı yüce anlamlar fetişleşirken, o adların işaret ettiği eylemler ve bir direniş olarak tüm eylemlerimizin işaret ettiği ‘fetiş’ olma durumu ile bu durumu karşılayan adlar arasında büyük yarılmalar yaşayabiliyoruz. Ki bizi adlarımızla çağıran iktidar yine aynı bizi ramazan ayında yürütmüyor ama bir sürümüzün adı da nedense hep aynı: Recep ya da Ramazan. Hem olay ramazanın sonunda, bayramda yürümek de değil. Bu özel adları ve anları tersine çevirmek, onurun anlamları gibi bunları yeniden üretmek. Bayram bir isimden çok eyleme işaret ettiği için onur yürüyüşlerinin neden onur içerdiğini, bayramların ise neden politik bir eğlenceye dönüşmesi gerektiğini bilmek. Yani onurun da, bayramın da, direnişin de ne olduğunu ödenmiş bedellerle bir anlamak.

İlkin onurun tarihsel anlamlarını, Stonewall’dan Avrupa’ya uzanan eşcinsel kimlik hareketlerini, dünyanın batısının dışında kalan ama bilmediğimiz yerel queer varoluşları ve direnişleri, devamında ise bugün üzerine çokça konuştuğumuz queerin düşünsel temelini oluşturan ve bir eylem belki de fetiş olarak değerlendirebileceğimiz onur fiilini düşünmek önemli. Ancak bu bakış bizi ‘onurlu’ olarak çağıran ve sıfatlarla donatan güçlerin karşısında onuru eyleme dönüştürecek güce kavuşturacak. Yani Türkiye’de sadece Bilge Karasu bilmek değil bizi onurlu yapan, yaptığımız bütün eylemlerin tarihsel bir yük taşıdığını bilip, Bilge Karasu’nun ya da James Baldwin’in bugünden pek kışkırtıcı görünen yaşamlarında kışkırtan şeyin ne olduğunu bulmak, bunun içini doldurmak. Ve tabii ki kışkırmak bir ideolojiye, muhafazakârlığa, seni çivilemek isteyen kodlara, varoluşuna ‘onur’ gibi bir önad takan tüm güçlere karşı aşağıdan yukarıya, işteş, duygu ve direniş dolu bir coşkuyla yükselmek tam anlamıyla: KIŞKIRMAK. İşte bu fiilin kendisi tüm queer varoluşlarımızın tarihsel bahçesi. Yatak odamızın ta kendisi. Yani buradan bakınca bütün şehir yatak odası. Stonewall’ın bir bardan kışkırması kolay değil. Arzu devrimi dark room’dan çıkacak tabii! İnşallah.

Devamında ise arzularımızın neden politik olduğu sorunu. Bir nevi onurun niçin önce eylem sonra da direniş gerektirdiği. Bu durum da varlığımızı üreten koşullarla ilgili. Bu koşula ister bebekken oynadığınız bağlanma nesneniz, isterseniz araba vitesi, ramazan dolayısıyla meydanlara çıkamayışınız ya da Stonewall’un kendisi deyin. İnsan koşullarının ürünüdür. Ve queer varoluş bir koşullar bütünü olarak içinde bulunulan koşulun da reddini gösteren, bütün imkânlar ve esneklikler içinde meydan okumanın (challenge) kendisini ifaden bir durumdur. Sınıfta, evde, otobüste… en mikro örnekten en makro toplumsal ölçeğe ‘onur’ belleklerimizin taşıyıcısıdır. Yani bugün sokaklara çıkıp meydanlara inemiyorsak, ya da sokaklarda dayak yiyip ama meydanlarda haykırabiliyorsak, tüm bu koşulları ve çelişikleri var eden bir eylemimiz, buna bağlı da bir onur belleğimiz var artık.

Ve onur bir erkek adı olsa dahi onu önce evirip çevirip sonra da içini doldurmalıyız. Belki de yatağa atmalıyız. Ama en çok iktidarların bize sunduğu tatlı ‘sıfat’lardan boşaltmalıyız. Ki gerçekten özgürleşebilelim. Gerisi sadece bir ad.

Ama ne adınızı, ne biçtiğiniz kıyafeti ne de önerdiğiniz kimlikleri taşımıyoruz, eşit yaşamlarımızı ve arzularımızı istiyoruz.

Haziran 2018 Dergi içeriklerimizin tamamını okumak için aşağıdaki görsele tıklayın.