RECEP ÖZDAŞ YAZDI: EV SİNEMASI; STAY HOME AMA NEVERSTAYSAFE FİLMLER. RENK: MOR

GZone dergi yazarlarından Recep Özdaş, 7 renkten oluşan "Ev Sineması; StayHome ama NeverStaySafe Filmler" yazı dizisinin ikinci bölümünde MOR renge göz atıyor.

Bu yazı dizisi karantina evinden yine evin içine bakmak için kurgulandı. İdealize ettiğimiz ev fikrinin içine, hapis evin içine, oranın içinden de özgürleşme fikrine dalmayı, dışarıya akmayı amaçladı. Bugünün rahat evinden içini hiç bilmediğimiz ama hep gözetlediğimiz, bir duvar ötedeki komsu evinde çorapla oturmayı planladı. İçinde bulunduğumuz, öyle böyle sokulduğumuz evlerin zihnimizdeki haritasını çıkarmayı amaçladı. Bu haritanın bin bir rengi var tabi. Ama ayrışma çabasındaki hepimizi her an aynılaştıran bir zemin de var. Bu da haritanın rengi; gökkuşağı.

Yedi rengin ikincisi; MOR.

GERİLİM OLUR MUSUN? ANNE

Türkiyeli herhangi bir dram hikâyesinin görünmeyen öteki yüzünü çoğu zaman gerilim oluşturur. Bizim buraların söylenmeyen ama gösterilen, anlatılmayan ama açık edilen tüm hikâyelerinde potansiyel bir ‘sırat köprüsü’ mevcuttur. Söylenmeyen de anlatılmayan da içerisinde gerilimi mutlaka barındırır. Turnusol gibi. Ve toplumsal bir mahkemeyi. Mor turnusol. Bu gerilimin açık edildiği anlarda ise çatışmanın beslediği günlük yaşam uzlaşısı anlam bulur. Bu anlam süs değildir, ‘kara fon’ sahteliği yoktur. Aksine, günlük yaşama öylesine gömülüdür ki, herhangi bir toplumsal kazı sonucu ya da kazara gün yüzüne çıkan gerilim içinde kurgunun gerçeği örttüğü iddiası bile olasıdır. İşte bu yüzden Türkiyeli hikâye anlatımında Anadolu gerilim türünden söz edebiliriz. Anne, kız, gelin, çeyiz gerilimi. Cimdik ya da terlik. Mosmor.

İlkin Köksüz; anne-kız geriliminin ön plana çıktığı bir anlatımda ne anneyi önceleyen ne de kıza hak veren bakış atıyor, ‘ne kız ne anne/ hem kız hem anne’ demeyi becerebiliyor. Türk sinemasında ikili karşıtlıklardan nemalanarak kabul görmüş hikayeciliğin sağlam kolonlarına yaslanan filmler, başat karakterler arasında ‘hem…hem…’ söylemi kuramaz. Köksüz bu söylemin bi tık ötesinde, elektronlarına ayrılması an meselesi olan çekirdek ailenin diğer çocuk karakterlerine bile hak veriyor. Bu hak veriş iyi-kötü ayrımının muğlaklaştığı Amerikan kahramanlık hikâyelerinin uçuculuğuna benzemiyor. Daha çok post-travmatik stres belasının yakaladığı en ufak toplumsal denge içinde çekirdek ailenin dallanıp budaklanma gerçeği gibi. Deleuze’ün ‘köksap’ diye kavramsallaştırdığı esneme ve genişlemenin toplumsal hali gibi. Çekirdeğin merkezinde, dolayısıyla kökün timsali babanın kaybında vuku bulan hikâyede, kök bitkisinin toprağın altındaki ‘ölü-gerçekliği’ filmin ikinci yarısına beklenmedik ve anlamlı bir hareket katıyor. Ölü babanın ölmeyen iktidarı ve kayboluşun hayaleti ailenin üstüne psişik hikâyeler yağmuru yağdırıyor. Babanın ölerek kastre ettiği anne, abla, kardeş, küçük kız bize babanın yokluğundaki acıyı değil, babanın varlığındaki pis iktidarın yokluğa nasıl da yansıdığını anlatıyor. Hikâyenin miladı film içerisinde izlemediğimiz babanın vefatı. Bir tür ulaşılamayan idea ve anıt gibi. Bu milat ‘köksap’ın da başlangıcı. Aile dağılmaca gibi görünen bir hücre-aile hikâyesinden fazlasını gösteriyor. Dağılarak genişleme! Yokluk anının sonsuz yokluk ve daimî hüzne varacağı varoluşsal bir düşünsel evren. Bu evrenin genişlediği bir sapma hikâyesi. Sapma derken anlamı terse çeviren bir gelişme ve büyümeden bahsetmek daha doğru. Yani çekirdek aile merkezinden kurtularak zincirlerinden de kurtulabilmenin sinyallerini veriyor. Anne Nurcan’ın mutsuzluğuyla yüzleşmesi bundan ötürü. Yoksa kocasını kaybettiği için Nurcan’da mutsuzluk baş gösterdi gibi bir önermesi yok filmin. Aksine yıllarca kocasıyla yaşadığı için, ölümden sonra çark eden bir mutsuzluk miladı var. Bu yüzden anne Nurcan kızına ‘evlenirsen mutsuz olacaksın’ diyebiliyor. Ve bu yüzden anneanne torunu için ‘gelinlikle gidiyorsa ancak kefenle geri dönebilir’ diyor. Ve evliliğin öznesi gibi görünen Feride bu yüzden nişanlısıyla ilk öpüşmesi sonrası deli gibi dişlerini fırçalıyor. Çünkü o bu hikâyenin öznesi değil aslında. Annesi ve anneannesi gibi bir çarkın nesnesi.

Öyle ki babayı kaybeden ailenin çocukları filmin finalinde, elektron ve protonlar gibi birbirilerinin etrafında dönerek kuantum çağrıştıran bir taziye merasimi sergiliyorlar. Harman dalı! Ve bu taziyenin getirdiği düğünden sonra karakterler için hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı duygusunu çabucak hissediyoruz.  Ablanın düğünü ise hasat sonrası başlangıç sevinci gibi okunabilir. Kötücül annenin bile gözyaşlarını ‘düğünümde ağlama ki bu düğün kavuşmanın habercisidir’ gibi okuyabiliriz.

Düğünümde ağlama ama beni birazcık da olsa anla demeye getiren abla Feride’den daha gerçek bir karakter ise hikâyenin hakkını çok iyi veren anne Nurcan. Nurcan’ın kötücül olmayan toplumsal ‘hin’i, obsesif-depresif hezeyanları ve sosyofobisi anne-kız gerilimine çok iyi yansıyor. Erkek olmaya çalışan yetim İlker’in ise erkeklik çıkmazları daha geniş ve anne-kız hikâyesinin biraz gerisinde kalmış. Ya da erkekleşme hikâyeleri ve sancıları fazlaca konu edildiği için anne-kız hikâyesi daha albenili.

Anne Nurcan’ın televizyon ve temizlikle olan seviyeli birlikteliği, sırt üstü yatarak yüz üstü bıraktığı çocuklarının çıkmazları, uğursuzluğu kendi bilincinin taşrasında arayarak etrafına yüklemesi… Tüm bunlar onu görünmeyen kadınlar toplumunda gerçek bir görünür karaktere büründürüyor. Görünmeyen kadınların görünmeyen depresyonlarından hiç bahsetmediğimizi düşünürsek, Köksüz ’ün son zamanların en devrimci anne karakterini yarattığı cesur bir kahramanlaştırmadan söz edebiliriz. Bu noktada ise erkeklikten devralınan yeni bir düzleme kayıyor hikâye. Hegemonik kadınlık hikâyesi! Ben bu durumu erkeği merkeze alarak, erkeğe özenilen, erkeklikten devşirilen sahte bir iktidar meselesi gibi görmüyorum. Aksine Nurcan’ın kötücül hezeyanları kadınlığı ve anneliğiyle doğrudan ilgili. Kaybolan baba iktidarının kalıntıları değil. Bu annelik durumunu da yukarıda bahsettiğim ‘bize özgü gerilim’de aramak mümkün. Yani kadınlığı oluşturan şey erkeklik değil, toplumsal olaylar çok katmanlıdır ve kendi bağlamını yaratır. Köksüz ‘ün aile odaklı hikâyesinde sadece gerilimli-depresif kadın hikâyelerinin etkisi yok.

İzmir’in dram hikâyelere çok yakışan bir yanı var. Kentin cenabet ve uğursuz imalarını Masumiyet, Kader, Bornova Bornova, Karnaval gibi filmlerin anlattıkları hikâyelerin gücüne çok yakıştırmıştım.

Muhteşem yetenek, Oidipus sinemacısı Xavier Dolan’ın Annemi Öldürdüm ve Mommy gibi filmlerinin çağrıştırdığı katastrofik durumları da anmak gerek. Köksüz ve Xavier Dolan filmleri arasındaki en görünür fark: ‘toplumsal altyapılar’. Yoksa ikili çatışmalar özelinde filmler uzaktan akraba bile sayılabilir.

Köksüz ‘ün izleyiciyi çok fazla indirgenen bir yere oturttuğu tek konu ise babanı ölümüne olan vurgunun yukarıda bahsettiğim tersine okumalar dışında, ‘baba ne kadar da önemliymiş ’mesajı verme tehlikesi. Varlığı aileyi yıkılmaz ve sapasağlam kılarken, yokluğunda bütün ilişkileri pamuk ipliğine dönüştüren bir baba figürü ‘bu kadar dağılmak da hiç gerçekçi değil’ dedirtebilir. Ne var ki hikâyenin asıl vurguladığı bu değil. Aslolan varlığı yokluğa öncelemek değil, varlığa içkin toplumsal gerilim potansiyelini yok oluştan önce görebilmek!

Anneliğin ideoloji olduğunu bilmek.