TÜRK EDEBİYATININ İLK ROMANININ YAZARI BİR EŞCİNSEL MİYDİ?

Çağla Üren’in yazısı, Türk Edebiyatı’nın ilk romanının “Araba Sevdası” değil de “Hayal-i Celâl” isimli kitabın olduğunu iddia ediyor. Üstelik bu romanın yazarı olan Recaizade Mehmet Celâl eşcinsel olduğunu, takma isimle yazdığı şiirlerde açıklamış. 

Oda Tv’de yayınlanan yazının giriş kısmı şöyle;

Engin Kılıç tarafından hazırlanan, Recaizade Mehmet Celâl’e ait Hayal-i Celâl kitabı; yakın zamanda Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Kitap, özellikle akademik çevrelerde oldukça fazla ses getirdi. Çünkü ilk kez, 1873-1874 yılları aralığında basılmış olması ve yazarı tarafından “roman” olarak nitelenmesi onu ilgi çekici kılmaktadır. Çünkü Türkçedeki ilk roman olarak bilinen Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat1875 yılında kitaplaştırılırken “Batılı tarzda” ilk roman olarak tasnif edilen Araba Sevdası da 1898 yılında yayımlanmıştır. Bu durumda Hayal-i Celâl, Türk edebiyatında, basılan ilk roman olmaktadır. “Basılan” dememin nedeni de Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın 1872-73 yılları arasında tefrika edilmesidir.

Aslında metinlere “ilklik” atfederken daha dikkatli olmak ve belki de bu tip atıflardan olabildiğince kaçınmak gerekir. Çünkü araştırmalar ve ortaya çıkarılan yeni bilgiler doğrultusunda “ilklerimiz” değişebilmekte ve dahası, bu ilkler dönemin ideolojisi doğrultusunda belirlendiği için birçok önemli bilgi gözardı edilebilmekte ve Mehmet Celâl gibi isimler unutulabilmektedir.

Koç Üniversitesi Yayınları tarafından basılan versiyonun “önsözünde” Erol Köroğlu, bu metni konumlandırmak için bir denemede bulunur. Bunu yaparken de aslında edebiyatımızdaki ilkleri tartışmaya açar. Köroğlu, meselemizin bir “ilk” arayışı olduğunda daha karmaşık soruların işin içine girebileceğini hatırlatır ve ilk çeviri roman olan Mağdurin hikayesinin (Victor Hugo’nun Sefillerromanının çevirisi), Ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazılan Akabi Hikayesi ya da Yunan harfleriyle yine Türkçe yazılan Temaşa-i Dünya’nın ilk romanlar olarak tasnif edilebileceğini söyler. Ancak bu metinlerin “ilk” olarak tasnif edilmesi bir yana, sözünün dahi edilmiyor oluşu da bahsettiğim ideolojik tarih yazımı ile doğrudan ilintilidir.

Peki, Hayal-i’ Celâl’in ilk romanlardan biri, hatta belki de ilk roman olmasına karşın bunca yıl onu neden okuyamadık? Tarih yazımının dışında kalmış olmasının nedenleri ne olabilir? Bu soruların cevaplarını düşünürken, Mehmet Celâl’in kendisi ile aynı kaderi paylaşan birçok yazar gibi genç yaşta öldüğünü ve yeterince üretken olamadığını belirtelim. Unutulmasının önemli bir nedeni bu olabilir. Ancak bundan daha “ilginç” bir ihtimal daha vardır. Kitabın önsözünde Köroğlu’nun gösterdiği, Mehmet Celâl’in “Zevkî” mahlasıyla yazdığı birkaç dize bize bu ihtimali gösterebilir:

“Mahlasından da zerafetle îyandır bu ki sen

Zibi serdefteri hayli übenasın Zevkî”

Bu dizelerde “übena” ibneler anlamına gelir. Şair de kendisini ibneler camiasının başında gelen, başına yazılan bir isim olarak tanımlar. Yani, Türk edebiyatındaki ilk romanın yazarı bir eşcinseldir. Aynı zamanda Recaizade Mahmut Ekrem’in ağabeyi olmasına rağmen Mehmet Celâl; işte bu nedenle bugüne kadar saklı kalmış, göz ardı edilmiş olabilir.

Romanın” sadeleştirmesi ve basılması; yalnızca yazarının yönelimi açısından değil, yazarından bağımsız olarak metnin değeri açısından da oldukça önemlidir. Metin, hem geleneksel anlatılara hem de batılı roman türüne ait özellikler barındırır. Klasik tanzimat metinlerinde, özellikle Ahmet Mithat romanlarında, anlatıcının sık sık anlatıya müdahil olarak okurla konuştuğunu ve onu muhatap alarak meseleler üzerine tartıştığını, hatta onu ikna etmeye çalıştığını görürüz. Hayal-i Celâl’de de anlatıcının okurla konuştuğunu görürüz. Ancak burada anlatıcı, okuru muhatap olarak görmez ve herhangi bir şeye ikna etmeye çalışmaz. Yalnızca, “Bekleyin bakalım, neler olacak,” gibi sözler eder ve anlatıya dair ipuçları verir. Bu anlamda geleneksel anlatılara daha çok benzer.

Ayrıca, tanzimat metinlerinde anlatıcıların, kurmacadaki olayları güçlü nedenselliklerle örerek olayları ve okuru bir kıssaya yönlendirdiğini görürüz. Örneğin, Batı özentisi züppe tipleri, hilekarlar, yetkilerini kötüye kullanan devlet görevlileri vb. karakterler; mutlaka cezasını çeker ve etkisizleştirilir. Hayal-i Celâl’de ise züppe tiplemesi olan Şeyda Bey’in başına bunlar gelmez. Bu anlamda romandan çıkarılabilecek “ahlaki” mesajlar oldukça gevşek bırakılmıştır. Bunun yanında olay örgüsünde de boşluklar vardır. Şeyda Bey’den intikam almak isteyen Muttali Efendi’nin büyük bir plan peşinde olduğu söylenirken sonradan bu intikam meselesi unutulur ve olaylar başka şekilde seyreder. Bu anlamda Şeyda Bey, Muttali Efendi’ye yaptıklarının cezasını da çekmez. Anlatının henüz başında babası Şeyda Bey’e, “İyiliğin ödülle ve kötülüğün maddi ve manevi cezalarla karşılık bulması mutlak ve muhakkaktır,”şeklinde öğütler verir. Bu durum, anlatının bu öğüt doğrultusunda şekilleneceğini düşündürür. Ancak bu beklenti karşılanmaz. Kısacası roman, klasik bir tanzimat metni olamayacak kadar gevşek bir anlatı tarzına sahiptir. Ayrıca hilekar kadın tiplemesi, kadın kılığına girme, isimlerin kişilikleri yansıtması vb. durumlar da geleneksel anlatıları çağrıştırır.

Ancak, metni roman türüne yakın kılan özellikler de mevcuttur. Bunlardan en önemlileri metnin diyalojik olması ile toplumsal eleştiri barındırmasıdır. Başkahraman Şeyda Bey, babasından başka kimsesi olmayan, çirkince ve orta halli bir gençtir. Babası ölünce ona kız isteyecek, görücüye gidecek kimsesi kalmaz. Bu yüzden bir türlü kız bulup evlenemez ve cinsel dürtüleri sapıkça bir hal alır. Dostlarının haremlerindeki kadınları ve hatta komşularını taciz etmeye başlar. Bunun üzerine ders olsun diye çevresindekiler tarafından ona bir oyun oynanır. On üç, on dört yaşlarında bir kızla evleneceğini sanan Şeyda Bey, bilmeden kızın dul olan annesiyle, Akile Hanım ile, evlenir. Daha sonra hem Akile Hanım hem de Şeyda Bey rezil olduğunu düşünerek, birbirlerinden habersiz şekilde Üsküdar’a taşınır. Şeyda Bey burada ismini değiştirerek yeniden evlenmeye çalışır ve bu kez de bilmeden Akile Hanım’ın kızıyla evlenir.

Olayların bu şekilde aile skandalına evrilmesi ve iki kadının mağdur olması, aslında görücü usulü evlenmenin ve ırkçılığın sonuçlarıdır. Çünkü kadın ile erkeğin arasında nikah esnasında bile birbirlerini görmeleri yasaktır. Bu yüzden Şeyda Bey, kiminle evlendiğini, Akile Hanım da kızını kiminle evlendirdiğini anlayamaz. Ayrıca Şeyda Bey’in çıldırmasında da iki önemli unsur vardır. Bunlardan biri Şeyda Bey’in Arap cariyelerden başka kimsesinin olmaması ve Arap cariyelerin görücü gidememesidir. Diğeri ise toplumsal cinsiyet rolleri ve heteroseksizmdir. Şeyda Bey’in azgınlığı hem heteroseksist rollerin hem de kadınla erkeğin birebir iletişim kuramamasının bir sonucudur. Yazar muhtemelen, bu eleştirilerin birçoğunu bilinçli bir şekilde yapmaya ya da okuru buna yönlendirmeye çalışmamıştır. Ancak okurlar metinden bu sonuçları çıkarabilmektedir. Bu durum da metni geleneksel anlatılardan uzaklaştırarak roman türüne yaklaştırır.

YAZARLAR NEDEN GÖZARDI EDİLDİ

Bunların yanı sıra, metin 19. yy. Osmanlısındaki toplumsal yaşama ışık tutar. Bu dönemde LGBTİ bireylerinin hangi sembollerle, nasıl iletişim kurduğuna; evliliğin taraflar için ne anlama geldiğine dair bilgiler ediniriz. Örneğin, lezbiyenlerin bir işaret olarak boyunlarına beyaz mendil ya da tülbent bağladığını, dul kadınlar için ikinci bir evliliğin esaret altına girmek anlamına geldiğini ve kadınların bundan kaçındığını, “zamane” erkeklerinin genç kızların koca değeri bilmediğini düşündüğünü ve modernleşmeyle birlikte kadınların “koca değeri bilmeme” hakkını elde ettiğini görmüş oluruz.

Toparlamak gerekirse, Hayal-i Celâl’in ortaya çıkarılması, bizleri birçok konuda düşünmeye sevk etmektedir. Bana kalırsa, bunların başında tarih yazımı gelir. Birçok yazarın değerli işler yapmış olmasına rağmen genç yaşta ölmesi, eşcinsel olması, muhalif olması gibi birçok nedenden dolayı göz ardı edildiğini söylemek mümkündür. Bunun da ötesinde, hem sadeleştirilmiş hem de yalnızca Latin harflerine çevrilmiş haliyle birlikte hazırlanan Hayal-i Celâl; dönemine dair ilginç bilgiler vermesi ve yazarı tarafından “roman” olarak tanımlanması dolayısıyla okurlara ve akademisyenlere eşsiz bir kaynak sunmaktadır.

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz