YEŞER SARIYILDIZ YAZDI: YALAN VE ZORBALIĞIN ALTIN ÇAĞI

GZone yaşam yazarı Yeşer Sarıyıldız, Kasım-Aralık 2018 sayımız için sosyal medya sayesinde hayatımıza giren yeni nesil bir yalan ve zorbalığın yükselişini kaleme aldı. İşte bu yazı:

Sabah uyandığınızda ilk ne yapıyorsunuz? Alarmı kapatıp whatsapp mesajlarınıza, gece gelen notifikasyonlara bakıyorsanız; merak etmeyin, yüzde 60’ımızdan fazlası uyandıktan sonraki bir saat içinde internete giriyor. Üçümüzden biri ise, uyanır uyanmaz. IOS’un son güncellemesi ile gelen ve Android’de uzun zamandır var olan ekran istatistikleri, gerçekleri resmen yüzümüze çarpıyor. Elbette etrafımıza hiç bakmıyor değiliz, ama ekran ardından story çekerken baktığımız kesin.

Hal böyle olunca, internette yaşadığımız hayatın sanal mı, yoksa gerçek hayatımızın bir parçası mı olduğu tartışma konusu oluyor. Zaman içinde hızla büyüyen ve hayatımızın her anına etki eden sosyal medya, hayatın bir başka yansıması değil de ne? Onaylanma isteğimizi sosyal medyada aldığımız like ve fav’lar ile sağlıyor, her gün kaç yeni takipçi geldiğini hesaplıyor, profilimize kim bakmış uygulamaları indiriyor, kocaman insanlar olarak emojilerle birbirimizin fotoğraflarının altına yorumlar yapıyoruz. Kendimiz gibi insanları takip ediyor, insanların duymaktan ya da görmekten hoşlanacağı şeyleri paylaşmaya çalışıyoruz. Yaşadıklarımızı bol efektlerle yansıtıyor ve sosyal medyayı dahil olduğumuz güruhtan bir kabul görme aracı olarak kullanıyoruz. Bir nevi kendi mahalle baskımızı sosyal medyada da yaratıyoruz. “Kamuoyu Önünde Ayıplandınız” kitabının yazarı Adam Curtis,  paylaştığımız bilgiyi sosyal medyada yeni arkadaşlıklar satın alıp, bu sosyal sistem içinde daha fazla kabul görmek için kullandığımızı söylüyor. Yani bilgi, işlevini kaybedip bir kabul görme aracına dönüşüyor ve bu psikoloji ise beraberinde sanal linci getiriyor.

Son yıllarda, sıkça konuşulmaya başlanan bir konu var: Siber zorbalık.

Bir ya da birden fazla kişinin, bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanarak bir kişi ya da gruba teknik ya da ilişkisel açıdan kasıtlı zarar verme davranışlarına deniyor. Karşımıza farklı tarzlarda çıkabiliyor. Online ortamda kırıcı mesajlarla alay etme, zarar verme, iftira, başkasına ait bilgileri izinsiz kullanma, dışlama, kişiye ait özel bilgileri izinsiz ele geçirme ve bunları bir tehdit unsuru olarak kullanma ve siber taciz bu kapsamda yer alıyor. Eminim sizler de en az bir kere siber zorbalığa uğramışsınızdır. Belki Twitter’da durduk yere linç yediniz, belki özel yazışmalarınız sızdırıldı, tanıdığınız biri ifşa ile tehdit etti ya da anlamsızca tacize uğradınız. Hepimizin başına geliyor.

 

Araştırmalar gösteriyor ki, siber zorbaların istismar ettiği yaş sınıfı genellikle 13 yaşın altındaki kişilerden oluşuyor. Sadece çocuklara yönelik taciz değil, çocukların okullarda birbirlerine karşı yaptıkları siber zorbalıklar da korkunç sonuçlara yol açabiliyor.

Özellikle Amerika’da, okullarda siber zorbalık oldukça yaygın. Washington Post’un haberine göre, ergenlik çağındaki her 10 çocuktan 9’u siber zorbalığa maruz kaldığını ifade ediyor. Bu durumda, aslına bakarsanız, zorbalığa uğrayan da bir başkasına zorbalık yapıyor ve bu döngü büyüyerek devam ediyor.

Burada durup sayılardan değil, gerçek insanlardan bahsetmek istiyorum.

Tyler Clementi, 2010 yılında liseden mezun olan ve eşcinsel olduğunu açıklama cesaretine sahip bir gençti. Üniversiteye başlayan Clementi’nin oda arkadaşı, Clementi’nin bir erkekle öpüşürkenki görüntülerini web cam ile kaydetti ve görüntüleri Twitter’da alay ederek paylaşıp bitmeyen bir linci başlatmış oldu. 22 Eylül 2010’da, Clementi, George Washington Köprüsü’nden atlayarak intihar etti.

Avustralya’nın simge şapka markalarından Akubra’nın yüzü olan, sadece 14 yaşındaki Amy Everett ise, geçtiğimiz Ocak ayında siber zorbalığa dayanamayıp intihar etti. Avustralya’nın Ulusal Zorbalıkla Mücadele Merkezi (NCAB) ise, son 10 yılda zorbalıkta azalma olurken siber zorbalığın keskin bir artışta olduğunu söyledi.

2012 yılının Ekim ayında, Kanadalı bir genç kız olan Amanda Todd, Youtube’ta bir video yayınladı. Kağıtlara yazdıklarıyla siber zorbalığa ve şantaja maruz kaldığını anlatıyordu. “My Story: Struggling, bullying, suicide, self harm” adındaki bu video 20 milyondan fazla kez izlendi ve video yayınlandıktan bir ay sonra, Amandaa Todd intihar etti.



CDC’nin araştırmalarına göre, ergenlik çağındaki her 100 intihar girişiminden biri ölümle sonuçlanıyor. Her yıl, ortalama 4400 genç çocuk, intihar ederek hayatına son veriyor ve siber zorbalık ise, intihar nedenleri arasından en büyük üçüncü neden olarak yer alıyor. Bizim ülkemize gelirsek, 2018 yılında çocuğunun siber zorbalığa uğradığını rapor eden ebeveynlerin oranı %20, 2016 yılında ise, bu oran %14’müş. Düşünün, bu oran sadece rapor edebileceğinin farkında olan, bilinçli ebeveynlerin oranı. ABD’de yine siber zorbalığın kurbanı Megan Meier’in ölümü ile, siber zorbalık için ilk eyalet yasası oluşturulmuştu. “Bizim ülkede herhangi bir yasa tasarısı var mı, siber zorbalığa karşı hukuksal açıdan nasıl mücadele ediyoruz”u sormak için bir bilene, Avukat Ece Işıkman’a danıştım. Hukukumuzda, internet üzerinden işlenen suçlara ilişkin yeni bir madde olmadığı için, bu gibi durumlarda Ceza Kanunu’nda belirtilen hakaret suçuna ilişkin esaslar buraya uyduğu ölçüde uygulandığını öğrendim. İlgili madde şu şekilde:

Türk Ceza Kanunu Md.125: “ 1.Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır…

2.Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.“

İnternetin hem en büyük nimeti hem de en büyük sorunu olan anonimlik ise, burada da karşımıza çıkıyor. Avukat Ece Işıkman’ın yorumu şöyle:

“İlgili maddenin ikinci fıkrası gereği, bir kişiye yazılı veya görüntülü bir ileti yolu ile hakaret edilmesi halinde, failin yüz yüze hakaret fiilini işlemiş gibi cezalandırılması öngörülüyor.

Ancak internette işlenen hakaret suçlarında en önemli sorun, suçun failinin belirlenmesi. Bilindiği gibi, gerçek kimliklerin dışında, kişiler “anonim” kimliklerle sosyal medyada yer almakta, VPN ile dünyanın başka bir yerinden gönderilmiş mesajlar/yayınlarla bu suçu işleyebilmekteler. İnternetin kendine has bu özelliği, hem failin belirlenmesi hem de suçun ne zaman ve nerede işlendiği tespit etme sorunlarına yol açıyor. Zira ceza hukukunda zamanaşımı bakımından fiilin işlenme zamanı ve yetkili mahkemenin tespiti açısından da fiilin işlendiği yerin tespiti önem kazanıyor. Tüm bunlar birlikte değerlendirildiğinde; 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda internet iletişim hizmetlerine yer verilmemiş olunmasının ciddi bir eksiklik olduğunu ve yorum yoluyla yasadaki boşluğun doldurulmaya çalışılması nedeniyle de pek çok farklı uygulamayla karşılaştığımızı söyleyebilirim. Ceza kanunlarımızın, gelişen teknolojiyle hayatımıza giren bu yeni suç tipleri bakımından, bazı yeni maddeler ihdas edilerek güncellenmesi gerektiği oldukça açık. Fakat, yukarıda değindiğim failin kimliğinin tespitindeki zorluklar ve imkansızlıklar nedeniyle de, bu sorunun yalnızca kanun değişikliğiyle aşılabilecek bir problem olmadığı, uluslararası anlamda pek çok ülkenin ortak hareket etmesiyle oluşturulacak bir merkez vasıtasıyla çözülebileceği kanaatindeyim.”

Yani şu an siber zorbalıkla hukuki açıdan savaşmanın, garantili bir yolu bulunmuyor. Herhangi bir zorlukla savaşmanın tek yolu hukuk değil tabii ki, sorunun derinine inip hiç gerçekleşmemesini sağlamanın yolu, eğitimden geçiyor. Tam da bu nedenle, son yıllarda siber zorbalığı konu eden filmler çekilmeye, popüler dizilerde bu konu da işlenmeye başlandı. 2015’te çekilen Cyberbully isimli film ve tamamen bir genç kıza yapılan zorbalığı anlatan 13 Reasons Why bunlardan sadece ikisi. Cobra Kai ve Teen Wolf gibi popüler dizilerse, bir ya da birkaç bölümde mutlaka siber zorbalık konusuna değiniyor.

13 Reasons Why (Netflix)

Kendi aramızda iPad çocukları diyebileceğimiz bu yeni neslin, birbirine online ortamlarda hırçınca saldırmasını ya da orada intikam planları kurmasını açıkçası biraz anlayabiliyorum. Sosyal medyanın tırmandığı bir çağda doğup büyüdüler. Ne diyebiliriz ki? Başka türlüsünü bilmiyorlar. Gerçekten hiç anlayamadığım şey ise, çocukluğunu “Bir sorun varsa, çıkışta yüz yüze konuşalım.” diyerek geçirmiş bir neslin, bizim neslin, gerçek dünyaya nasıl bu kadar yabancılaştığı. Kocaman insanlar birbirlerine ulu orta hakaret edip linç ediyorlar ve bunu yaparken de internetin gerçek bir dünya olmadığı düşüncesine sığınıyorlar. Psikologlar, siber zorbalıkta, insanların acımasız olabilmelerini, kurbanlarının yüzünü görmemelerine bağlıyor.

Bu bana Milgram Deneyi’ni hatırlatıyor. 20-50 yaş arası ve tamamen farklı eğitim seviyelerindeki insanlardan oluşan bu deneyde, bir deney gözlemcisi, öğretmen ve öğrenci rollerindeki iki denek yer alıyordu. Öğrenci rolündeki denek, ekibin bir parçasıydı, ancak bu öğretmenden gizleniyordu. Öğretmen ve öğrenci iki ayrı odada bulunuyordu. Öğretmenden istenen, öğrenciye sorular sorması ve öğrenci yanlış yaptığında, ona bir düğmeye basarak elektrik vermesiydi. Deneyin başında, öğretmene 45 voltluk bir elektrik veriliyor ve bu sayede karşı tarafın ne hissettiğini anlaması sağlanıyordu. Gerçekte karşı tarafa şok verilmiyordu, ancak bundan öğretmenin haberi yoktu ve her yanlış cevapta yan odadan acı içinde çığlıklar geliyordu. Her yanlış cevapta doz artıyordu. Öğretmen denek, istediği zaman salonu terk edebilirdi. Bunun yerine deneklerin %65’i, 450 volt değerindeki en büyük şoku diğer deneğe huzursuz da olsalar, verdiler. Deney gözlemcisi tarafından yapılan tek şey ise, öğretmen denek bırakmak istediğini söylediğinde, şu tarz yorumlar yapmaktı: “Lütfen devam edin.”, “Deney için devam etmeniz gerekiyor.”, “Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.”

Milgram Deneyi’ni internete; deney gözlemcisini ise, mahalle baskısına benzetiyorum. Kabul görmek için lincin bir parçası ya da kurbanı olan yüzlercemiz, her sabah kalkar kalkmaz ve yatmadan önce sosyal medyaya giriyoruz. İnternetin gerçek hayat olmadığını artık lütfen iddia etmeyelim.

Birbirimizi sürekli eleştirir ve mahrem konuları çekinmeden Twitter’da ifşa edebilir hale geldik. Geçenlerde Twitter’da konuşulan, sarhoş bir kadının bir arkadaşının banyosundaki tuvalet hikayesine denk gelmişsinizdir. Gerçekten bir insanın böyle bir şeyi, isim vererek ve o kişiyi hedef göstererek tanımadığı bir toplulukla paylaşabilmesinin hiçbir masum yanı yok. Tanıdığım bir çift, yakın dönemde boşanma sürecine girdi. Bu süreçte, sanırım en çok şoka uğradığım şey; adamın eski karısının e-mailine izinsiz erişip çektiği fotoğrafları indirerek, “Bir insan neden bu kadar çok selfie çeker?” videosu yapıp gizliden gizliye arkadaşlarına göndermesi oldu. Tanıdığım başka bir anne, çocuğunun videosunu paylaştığı her gün, Instagram’da “Sen ne biçim annesin, kocan iyi ki boşamış seni, buna izin verilir mi” gibi yorumlara maruz kalıyor.

Siber zorbalık örneklerini okudukça şok olup, kendi kendinize “Bunlar ne biçim insanlar” diyor olabilirsiniz. Yine de lütfen, alıntıladığınız tweet’lere, yazdığınız mesaj ve yorumlara bir bakın. Farkında olmadan da olsa, anlık bir eğlenceye kapılıp birilerini incitmiş olabilir miyiz?

Fikirlerimizi demokratik bir ortamda, özgürce ifade etmeye yarayan sosyal medya, bunun tam tersine, bir ifşa ve linç aracına dönüştü. Demokrasinin oluşabilmesi ve yaşayabilmesi için nesnel ve öznel koşullar vardır. Sanayileşme, kentleşme, belirli bir eğitim düzeyine ulaşma gibi nesnel koşullar tek başına yeterli değildir. Demokrasinin özel koşulu, hoşgörü ve uzlaşmaya dayalı olan “demokratik kültür”dür. Bugün geldiğimiz noktada, her gün girip demokrasi talep ettiğimiz bir platformda, yani sosyal medyada demokratik kültürden yoksunuz. Oturduğumuz yerden şikayet etmeyi bırakıp, çok geç olmadan değişime kendimize başlamanın vakti geldi de geçiyor bile.